
2.431 kelime · ~12 dk okuma
Efendim bu bölümü tüm podcast platformlarından dinleyebildiğiniz gibi PodB Medya'nın uygulamasından ve PodB Medya internet sitesinden izleyebilirsiniz. Anadolu'da bir söz vardır. Ölüden şeytan bile elini çeker derler. Hayattayken aralarında husumet veya kavga olan kişiler bile biri öldüğünde düşmanlığı bir kenara bırakır.
Ölünün arkasından kötü konuşulmaz saygı duyulur. Yasalarımız bile buna göredir. Mesela Türk Ceza Kanunu Madde 130, ölünün hatırasına hakareti düzenler. Buna göre bir kişinin anısına veya cesedine, kemiklerine karşı işlenen hakaret ve aşağılayıcı fiiller suç teşkil eder.
Her ne kadar bugünlerde sosyal medyada her vefat hadisesinin ardından aksi yönde örnekler görsek de bu böyledir. Ancak tarihte aksi yönde onlarca örnek vardır. Özellikle bir hükümdar ya da şöhretli bir simaysanız, ölseniz de kurtulamazsınız. Naaşınız kaçırılabilir, cesediniz yargılanabilir, hatta öldüğünüz anlaşılmasın diye yaşıyormuşsunuz gibi davranılabilir.
Evet efendim, Tarihte Acev ve Garayib'in bu bölümünde ölse de kurtulamayan, mezarında dört dönen tarihi şahsiyetlere göz atacağız. Kazma küreğiniz ve tahnit aletleriniz hazırsa başlayalım efendim. Tarihçi Ernst Kantorowicz, Orta Çağ Avrupası'ndaki hükümdarlık anlayışını açıklarken kralın iki bedeninden söz eder. Hastalanan ve ölen tabiî bedenle makamı, devleti ve sürekliliği temsil eden siyasi beden.
Bu fikir dünyanın her toplumu için aynı biçimde geçerli değildir. Ama önümüzdeki hikayeleri anlamak için mükemmel bir anahtar sunar. Bir hükümdarın kalbi durabilir fakat onun adına kurulan düzen hemen durmaz. İşte bu yüzden ölünün bedeni bazen bir emanetten çok iktidarın son ve belki de en tehlikeli alametine dönüşür.
1566 yılının Eylül'ünde Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar Kalesi önündeki otağında vefat etti. 46 yıldır tahtta bulunan sultan 70'lerini geçmişti. Osmanlı ordusuysa Habsburg sınırındaki zorlu bir kuşatmanın tam ortasındaydı. Böyle bir anda padişah öldü demek orduda kargaşaya sebebiyet verebilir, Hatta neyozubillah bir ihtilal cereyan edebilirdi.
Yeniçerilerin tavrından şehzadenin tahta çıkışına, ordunun geri dönüşünden düşmanın bu ölümle cesaretlenmesine kadar her şey aynı anda tehlikeye girebilirdi. Seferin görgü tanıkları Feridun Ahmet Bey ile Selaniki Mustafa Efendi'nin anlattıkları, Sadrazam Sokoğlu Mehmet Paşa'nın haberi sıkı bir biçimde denetlediğini gösterir. Tahtın tek adayı olan Şehzade Selim'e ulaklar gönderildi. Ordugahtaki düzen ve padişah hala hayattaymış izlenimi veren resmi haberleşmeler sürdürüldü.
Ölüm kuşatmanın sonucu ve iktidarın devredilişi güvence altına alınıncaya kadar haftalar boyunca geniş asker kitlesinden saklandı. Osmanlı ordu nizamında padişahın at üzerinde sefere iştirak etmesi beklenirdi. Fakat padişahın ata binmesi takdir edersiniz ki artık mümkün değildi. Kanuni'nin naaşı bir arabaya konuldu, soranlara da hünkârımız rahatsızlandı, o nedenle arabaya rakip oldular denildi.
Popüler tarih yazımında padişahın naaşının arkadan tutularak orduya el sallamasının sağlandığı gibi anlatılar vardır. Ancak koskoca padişahın kolpaçinodaki Ekrem abi gibi taşındığına dair sağlıklı bir kaynağımız yok tabii ki. Öte yandan tarihte bedenin kendisini göstermenin mümkün olmadığı hallerde tuhaf tedbirlere başvurulan örnekler de mevcut. Oliver Cromwell'in 1658'deki görkemli cenazesinde canlı gibi hazırlanmış bir kukla kullanılmış, beden çoktan özel olarak gömülmüşken halk hükümdarlara layık bir görüntünün ardından yürümüştü.
5. Henry'nin son yolculuğunda da benzer bir yöntem uygulandı. Shakespeare'in efsaneleştirdiği bu İngiliz kralı Fransa'daki zaferlerinin ardından 31 Ağustos 1422'de Paris yakınlarındaki Vincennes'de öldü. Geride henüz 9 aylık bir varis ve iki ülkede birden korunması gereken bir iktidar bıraktı.
Bedeni tahnit edildi. Bir süre Rouen Katedrali'nde bekletildi. Ardından manşı geçerek Dover'dan Londra'ya uzanan büyük bir alayla taşındı. 7 Kasım'da Westminster'a gömüldü.
Tabutun üzerinde kraliyet alametleri taşıyan bir cenaze koklası vardı. Çünkü yol boyunca görülen şeyin hastalıktan erimiş bir ceset olması istenmiyordu. Ayrıca Zigetvar'da ölen kanuni için konuşacak olursak naaşın İstanbul'a kadar taşınması fevkalade zordu. Bu nedenle İstanbul'a götürülebilmesi için tahnit edildiği, iç organlarının çıkarıldığı ve bunların otağın bulunduğu yerde toprağa verildiği bilinmektedir.
Nitekim Zigetvar yakınındaki Osmanlı türbe yerleşimi üzerine yapılan kazılarda burada kanuni adına kurulmuş bir ziyaretgahın varlığını desteklemekte. Tahnit sadece böyle olağanüstü hallerde başvurulan bir durum değildi. Bir hükümdanın cenazesi bir dizi protokol, bir alay adet ve erkanı da beraberinde getiriyordu. Yani sabah ağzına zemzem kulağına yasin, öğlen namazına mütakip kaldırılan bir cenaze olmazdı sultanların ve kralların cenazesi.
Morgun, soğuk hava depolarının olmadığı bir dünyada hükümdarın naaşını saklamak zor bir işti. Bu nedenle sıklıkla tahnit yoluna başvuruluyor, ayrıca Osmanlı sarayında buz dolu odalar kullanılıyordu. Tahnitle mumyalama aynı şey değildir. Mumyalama uzun süreli ve çoğu zaman dini bir koruma programı iken, tahnit cenazenin gömülmesi ya da uzak bir yere taşınması için çürümeyi geciktiren işlemlerin genel adadır.
Tarih boyunca iç organların çıkarılması, beden boşluklarının tuz ve kokulu maddelerle doldurulması, reçine ve baharat kullanımı, cesedin alkollü ya da sirkeli karışımlarla işlenmesi, Bal mumlu bezlere sarılması veya kurşun tabuta konulması gibi çeşitli yöntemler bu uğurda kullanılmıştır. Maksat ölüyü ebedileştirmekten çok sıcak havada birkaç haftayı kazanmaktır. Gebze yakınlarındaki otağında ölen Fatih Sultan Mehmed'in cenazesinde de böyle oldu. Büyük Sultan'ın naaşı vefatından günler geçmesine rağmen usulünce defnedilememiş, Şehzade Bayezid'le Cem'in iktidar mücadelesi sırasında ortada kalmıştı.
Baltacılar Ketüdası Kasım'ın Sultan Bayezid'e sunduğu arzu hale göre Padişah'ın cenazesinin üzerinde 3 gün 3 gece mum dahi yakılmamıştı. Ceset öylesine bozulmuştu ki Kasım'ın ifadesiyle rayihasından yanına kimse yaklaşamıyordu. Sonunda Kasım Ağa bir ustayla birlikte cesedin içini açarak temizledi ve naaşı tahmin etti. 3 Şehre Bölünen Kral Uzakta ölen seçkinlerin taşınması bedeni parçalara ayırmayı neredeyse lojistik bir zorunluluk haline getirdi.
Fakat uygulama zamanla sadece çürümeyi önleyen bir yöntem olmaktan çıkıp siyasi ve dini bir merasime dönüştü. 1199'da Fransa'daki Chalut Kalesini kuşatırken Arbalet okuyla yaralanıp ölen İngiltere Kralı 1. Richard'ın iç organları öldüğü Chalut'a. Kalbi kendisine sadık Normandiya başkenti Rowan'da.
Bedeni ise babası 2. Anri'nin yakınındaki Fontevre Manastırı'nda gömüldü. Amaç tek bir kralın 3 ayrı şehirle bağ kurmasını sağlamaktı. Hapsurglar ise bu işi neredeyse bir hanedan protokolüne çevirdiler.
Müteveffa imparatorların bedeni Kapuçinler Kilisesi altındaki imparatorluk mahzenine, kalbi Agustinusçular Kilisesi'ndeki kalp mahzenine, iç organları ise Aziz Stefan Katedrali'ne bırakılıyordu. İlk bakışta ürpertici olan bu parçalama merhuma saygısızlık gibi anlaşılmıyordu. Bilakis böylece anısının çoğaldığına inanılıyordu. Kalp sadakatin ve dindarlığın, beden hanedanın, iç organlarsa ölümün gerçekleştiği maddi dünyanın payıydı.
Ölünün coğrafi varlığı çoğaldıkça onun için dua edilen, adının anıldığı ve iktidarının hatırlandığı merkezler de çoğalıyordu haliyle. Hükümdarın bedeninden bir parçaya sahip olmak da fevkalade mühimdi. İskender'in vefatından sonra kopan gürültünün kaynağı da aslında buydu. M.Ö. 323'te Büyük İskender Babil'de öldüğünde geride açık bir varis değil, komutanlarının paylaşmaya çalıştığı devasa bir imparatorluk bıraktı.
Diodorus, İskender'in altın tabutunun güzel kokulu ve çürümeyi geciktiren maddelerle doldurulduğunu, cenaze arabasının hazırlanmasının neredeyse 2 yıl sürdüğünü anlatır. 64 katının çektiği, altın sütunlar, çanlar, zafer figürleri ve savaş sahneleriyle kaplı bu araç bir tabuttan çok hareket eden bir saray, bir şehirdi adeta. Geçtiği şehirlerde halk onu karşılamaya çıkıyordu. Ölü İskender yaşayan komutanlardan daha büyük bir siyasi kalabalığı etrafında topluyordu.
Bu kortejin son durağı normalde Makedonya'daki kraliyet mezarlığı Aygai olacaktı. Fakat Pausanias açıkça naaşı götürmekle görevli kişilerin Ptolemaios tarafından ikna edilip cesedin ona teslim edildiğini söyler. Bu nedenle naaş önce Mısır'daki Menfis'te, sonra da İskenderiye'de hanedan kültünün merkezine yerleştirildi. Ptolemaios yalnızca bir arkadaşının cenazesini kaçırmıyordu.
İskender'in meşru mirası burada diyebileceği eşsiz bir iktidar nesnesini ele geçirmişti. Aynı mantığın modern bir örneği Arjantin'de de yaşandı. Yoksulların evitası, Başkan Juan Peron'un eşi Eva Peron, 1952'de 33 yaşında öldüğünde tahnit edildi ve bir çeşit siyasi azizeye dönüştü. 1955 darbesinden sonra askeri reçim bedenin Peronist direniş için bir toplanma noktasına dönüşmesinden korktu.
Ceset kaçırıldı, 16 yıl gizlendi ve Milano'da sahte bir adla gömüldü. 1971'de Juan Peron'a teslim edilmek üzere Madrid'e, daha sonra Arjantin'e döndü. Burada asıl olağanüstü şey cesedin kaybolması değil, darbeyi yapanların ölü bir kadını yaşayan muhalifler kadar tehlikeli görmesiydi. Thomas Eloy Martinez, Santa Evita romanında yayılan bal mumu kopyalar ve cinsel istismar gibi bazı ayrıntıları belge olarak değil bir edebiyat unsuru olarak aktarır.
Bildiğimiz naaşın uzun bir müddet ortadan kaybolduğudur. Dilerseniz meselenin tam bu noktasında formal dehitlerinizi yenilemek üzere sizlere bir zaman dilimi tanıyalım. Cesede İdam Kararı Görüleceği üzere bazı insanlara ölümden sonra bile rahat yok. Yok, naaşın kaçırılması saklanması bir yana hayatınızda yeterince nefret uyandırmayı başarmışsanız ölümünüzden sonra naaşınız düşmanlarınızın oyuncağı haline gelebilirdi.
897'de Roma'da böyle oldu. Papa Formosus yaklaşık 9 ay önce ölmüş, hali hayatında İtalya'daki hanedan mücadelelerinde taraf değiştirmiş, Frank hükümdarı Arnulf'u imparator olarak taclandırmış ve epey düşman edinmişti. Yerine gelenlerden Papa 6. Stefanus, Selefi'nin yargılanmasına hükmetti.
Ceset mezardan çıkartıldı, çürümüş beden papalık kıyafetlerine sokuldu, Lateran Bazilikası'nda bir tahta oturtuldu ve kendisine yöneltilen suçlamalara cevap verebilmesi için yanına bir diyakoz yerleştirildi. Mahkemenin sonucu takdir ederseniz ki baştan belliydi. Formosuz suçlu ilan edildi, papalık giysileri üzerinden söküldü, takdis için kullandığı sağ elinin üç parmağı kesildi ve aldığı kararlarla yaptığı atamalar geçersiz sayıldı. Ceset sonunda Tiber'e atıldı.
Burada maksat yalnızca intikam almak değildi. Formosusu hukuk önünde hiç papa olmamış gibi göstermek, onun kutsadığı psikoposları ve kurduğu siyasi ağı da sakatlamaktı. Üstelik mezarı ve cesedi taraftarlarının çevresinde toplanacağı bir aziz kültürün çekirdeğine dönüşebilirdi. Plan test etti.
6. Stefanus kısa süre sonra devrildi ve hapiste boğularak öldürüldü. Formosus'un bedeni Tiber'den çıkartılıp yeniden gömüldü. Sonraki sinodlar verilen hükümleri iptal etti.
Ölü papa ilk mahkemeyi kaybetmiş fakat hafıza savaşını kazanmıştı. Üstelik bu Katolik kilisesinin başvurduğu tek örnekte değildi. Kilise hiyerarşisine eleştiriler yönelten ve kitab-ı mukaddesin İngilizce'ye çevrilmesini savunan İngiliz ilahiyatçı John Wycliffe'in naaşı da Constance Konsili'nin kararıyla mezarından çıkarılıp yakıldı. Külleri Nutterworth'teki Swift Nehri'ne döküldü.
Ceset yargılamalarının en tuhaf örneği Oliver Cromwell'in başına gelenlerdir. Cromwell İngiliz İç Savaşı'nda parlamento ordusunun önderlerinden biri olmuş, Kral I. Charles'ın 1649'daki idamından sonra kurulan hükümetin Lord Protector'ı yani Koruyucu Lord'u sıfatıyla ülkeyi yönetmiş, kanlı bir ihtilalle İngiltere'de despotik bir idare kurmuştu. 1658'de öldüğünde bedeni tahmin edildi. Westminster Abbey'e gömüldü. Cenazesi neredeyse bir kralınki kadar görkemliydi.
Fakat iki yıl sonra monarşi 2. Charles'la geri döndü. Yeni rejim için Cromwell'in mezarı eski cumhuriyetin şehrin merkezinde duran bir zafer anıtıydı. Avam kamerası Cromwell'le iki ölü kral katilinin, Henry Ireton'la John Bradshaw'un mezardan çıkartılmasına karar verdi.
30 Ocak 1661'de tam da 1. Charles'ın idam yıl dönümünde cesetler Tyburn dar ağacında asıldı. Ardından başları kesilip Westminster Hall önünde kazıklara geçirildi. Böylece Cromwell ölümünden iki buçuk yıl sonra idam edilmiş oldu.
Ve Cromwell'in başı neredeyse üç asır boyunca elden ele dolaştıktan sonra ancak 1960'ta Cambridge'teki eski koleji olan Sydney Sussex'in şapeline gizlice gömülebildi. Asitte eritilen başbakan Modern devletlerde bu alışkanlıkların tamamen yok olduğunu zannetmeyin. Sadece daha steril hale getirildi. Mesela Lenin 1924'te öldüğünde bedeni korunarak Kızıl Meydan'daki mozoleye yerleştirilmişti.
Stalin 1953'te vefat ettiğinde onun tahdit edilmiş bedeni de Lenin'in yanına konuldu. Fakat Kuruşçel dönemindeki destalinizasyon yani Stalinsizleştirme politikası gereğince Stalin'in bedeni 31 Ekim 1961 gecesi sessizce mozole dışına çıkarıldı ve Kremlin duvarının yanına gömüldü. Kongo'nun Belçika'dan bağımsızlığını kazanmasının ardından ülkenin ilk başbakanı olan Patris Lumumba'nın hikayesi de bu müdahalelerin acı örneklerinden biridir. Lumumba sömürgeciliğe karşı sert konuşmaları ve bağlantısızlık siyasetiyle Soğuk Savaş'ın hedef isimlerinden birine dönüşmüştü.
Hükümeti devrildikten sonra 17 Ocak 1961'de Katanga'da öldürüldü. Cesedin bir mezara dönüşmesi, mezarında bağımsızlık mücadelesinin anıtına dönüşmesi istenmiyordu. Beden bu yüzden ortadan kaldırıldı. Operasyonda yer alan Belçikalı polis memuru Gerard Süt'e yıllar sonra cesedin büyük bölümünü asitle erittiğini ve dişlerin kendisine kaldığını anlattı.
Geriye kaldığı bilinen altın kaplamalı tek bir diş Belçika makamlarınca 2022'de Lumumba'nın ailesine teslim edildi ve Kongo'ya götürüldü. Törende bir diş bütün bir bedenin ve hiç yapılmamış bir cenazenin yerini tuttu. Bazı bedenler bulunamadıkları için daha güçlü hale gelirler. Büyük İskender'in mezarı Roma İmparatorları döneminde İskenderiye'de ziyaret ediliyordu.
Geç antik çağdan sonra yeri kesin bir biçimde izlenemez hale geldi. Bugün ortaya atılan her yeni İskender'in mezarı bulundu iddiası sağlam bir arkeolojik kanıt sağlanıncaya kadar yalnızca bir adaydır. Mesela İstanbul Arkeoloji Müzelerinde bulunan İskender Lahti aslında İskender'e ait değildir. Muhtemelen Sidon yani Sayda'nın kralı Abdalonimos'a aittir.
Fakat üzerinde İskender'i resmeden kabartmalar bulunduğu için bu ismi almıştır. Pek çok müzede İskender Lahti adıyla sergilenen benzer lahitler bulunur. Doğrusu bunlar bilimsel bir tespitten çok kayıp mezarın şöhretinden yararlanan yaratıcı sunumlardır. İskender'in bir zamanlar Putelemaioslara meşruiyet kazandıran cesedi halen daha kaşiflere, milliyetçi anlatılara ve turistik hayallere malzeme olmaya devam ediyor.
Öte yandan Atilla ve Cengiz gibi Bozkır hükümdarlarının naaşlarına dair efsaneler de bol miktardadır. Neticede uçsuz bucaksız bozkırda, muhtemelen kurgan adı verilen ve uzaktan bakıldığında ufak bir tümseğe benzeyen, mezarlara gömülen Kağanların mezarını bulmak pek de kolay değildir. Bu da bir dizi efsaneyi beraberinde getirmiştir. Cengiz Han'ın 1227'deki ölümünü kaydeden Moğolların gizli tarihi mezarın yerini açık bir biçimde söylemez.
Burhan Haldun Dağı güçlü bir adaydır. Muhtemelen Cengiz'in mezarı bu dağda bir yerlerdedir. Bugün İç Moğolistan'daki görkemli Cengizhan mozolesi ise gerçek naşi içeren bir mezar değil, bir anıt ve kült merkezidir. Hem Atilla hem Cengiz için vefatı mütakip cenaze alayının karşılaştığı herkesin öldürüldüğü, mezarın üzerinden bin atlının geçirildiği ya da bir ırmağın yatağının değiştirildiği, bu suretle mezarın kaybedildiği tarzında efsaneler doğmuştur.
Kemiklerimi oynatana lanet olsun. Hükümdar naaşlarının kasten gizlenmesi, istismarların engellenmesi için de olabilir elbette. Nitekim pek çok mezarda ölüye saygısızlık yapılmamasına dair uyarılar yer alır. Mesela Shakespeare'in Stratford'daki mezarında bu taşları koruyana ne mutlu, kemiklerimi oynatana lanet olsun uyarısı okunur.
Shakespeare gibi meşhur bir sima için böyle bir uyarı oldukça yerinde belki de gereklidir. Büyük ölülerin mezarları etrafında dokunan yanar tadında bir dizi söylence doğması da aslında bundandır. Buna rağmen meraklarına yenilenler de az değildir. Mesela Haziran 1941'de Sovyet bilim insanları Semerkant'taki Gur-i Emir'de Timur'un ve Timurlu hanedan mensuplarının mezarını açtı.
Antropolog Mihail Gerasimov'un da yer aldığı çalışma Timur'un iskeletindeki yaralanmaları ve belirgin topallığını incelemeyi, yüzünü kafatasından yeniden kurmayı amaçlıyordu. Mezar 20 Haziran dolaylarında açıldı. Gel Gelelim Nazi Almanyası 22 Haziran'da Sovyetler Birliği'ni işgal etti. İki olayın birbirine bu kadar yakın olması tarihin en dayanaklı mezar laneti hikayelerinden birini doğurdu.
Rivayete göre Emir Timur'un tabutunda ''Mezarımı açan benden daha korkunç bir istilacıyı serbest bırakacaktır.'' yazıyordu. Bu cümleyi doğrulayan çağdaş bir kazı tutanağı, fotoğraf veya güvenilir bir yayın yok. Fakat söylence oldukça makul.
Çünkü 1942'de Timur İslami usullerle yeniden gömüldü, bu defni mütakip Sovyetler Stalingrad direnişiyle Nazileri yenilgiye uğradı. Lanetli mezarların en meşhuru şüphesiz Tutankhamun'un mezarıdır. Mezar Kasım 1922'de Howard Carter tarafından bulundu. Kazının finansörü Lord Carnarvon Nisan 1923'te tıraş olurken açtığı bir yaranın enfekte olması sonucu kan zehirlenmesi geçirdi ve vefat etti.
Gazeteler bu vefata balıklama atladı. Mezarın açılmasının firavunun gazabını uyandırdığını, içeri girenlerin sırayla öleceğini söylediler. Sherlock Holmes serisinin yazarı Sir Arthur Conan Doyle gibi tanınmış isimler bile Carnarvon'un ölümünün mezardan salınan doğaüstü bir güçle alakalı olabileceğini öne sürdü. İddialara göre mezarda Firavun'un huzurunu bozanı ölümün kanatları saracaktır şeklinde bir kitabe vardı.
Böyle bir kitabede Timur'un mezarında olduğu gibi bulunabilmiş değildir. Ancak kazıya katılanlardan biri öldükçe bu iddialar yeniden alevlendi. Aslına bakılacak olursa kazıya katılan 26 kişiden yalnızca 6'sı takip eden 10 yıl içinde ölmüştü. Ancak her ölüm basın için yeni tirajlar demekti.
Bu nedenle Firavun'un laneti dosyası günümüze kadar ulaştı. Oysa kazıya başkanlık eden Howard Carter bile 17 yıl daha yaşamıştı. Hatta 2022'de yapılan bir çalışmaya göre kazıya katılanların ortalama yaşam süresi 70'ti. Dolayısıyla bir lanetten bahsetmek pek de mümkün değil.
Fakat görüleceği üzere ölüm üzerine insanlar pek çok anlam giydirdiler ve bu anlamlar bilhassa büyük ölülerin üzerinde daha da büyüdü. Günümüze kadar buna müvasil nice trajikomik hadise yaşandı. Ben denizde bu hadiselerden bir kolajı sizlere sunmaya gayret ettim. Umarım faydalı olmuştur.
Bir sonraki videocast ya da podcastımızda görüşmek üzere Hakla kalın, hukukla kalın, hayatla kalın, sağlıcakla kalın efendim. Efendim bu bölümümüzün de sonuna gelmiş olduk. Tam bu noktada sizlerden bir istirhamım olacak. Bu bölümü şayet izlemiyor da dinliyorsanız takip et butonuna basmayı lütfen unutmayınız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.