Podcast

Tuhaf, Zorlu, Tırışkadan İşler

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir saray cücesinin böreğin içinden çıkarılıp kraliçeye takdim edilmesi nasıl bir kariyer başlangıcıydı? Bu bölümde saray cücelerinden profesyonel ağıtçılara, sülük toplayıcılarından tabakhaneye dışkı yetiştiren esnafa kadar tarihin en tuhaf mesleklerini konuşuyoruz.



Bu bölümde:(00:00) Giriş(00:41) Saray Cüceleri(06:30) Ölü Evinin Yasçısı Düğün Evinin Tefçisi(09:11) Gerçekten Pis İşler(14:01) Lüzumsuz İşler(16:56) Saksıyı Çalıştıranlar



Yaratıcı: Mustafa B. BozkurtYapımcı: Podbee Media



Bu bölüm reklam ve sponsorluk içerebilir.

Bölüm Transkripti

2.568 kelime · ~13 dk okuma

Efendim bu bölümü tüm podcast platformlarından dinleyebildiğiniz gibi PodB Medya'nın uygulamasından ve PodB Medya internet sitesinden izleyebilirsiniz. Çalışmanım ayıp olmaz derler malumunuz. Medar-ı maişet motorunu dürüst yollarla döndürdükten sonra ne iş yaptığınızın pek de bir önemi yoktur. Öte yandan insanlar tarih boyunca akla hayale sığmayacak işler yapmış, çorba kaynatmak uğruna en umulmadık işlere atılmak durumunda kalmışlardır.

Biz de tarihte acayip ve garibin bu bölümünde en tuhaf meslekler dosyasını raftan indirmeye karar verdik. Alarm sopalarınız ve makaralı yelpazeleriniz hazırsa başlayalım efendim. Saray Cüceleri Dilerseniz bu tuhaf kataloğumuzun ilk ve daha şirin görünen üyelerinden biriyle cücelerle başlayalım. Daha vok bir ifadeyle söyleyecek olursak boy bakımından dezavantajlı bireyler için iş imkanları tarih boyunca her zaman kısıtlıydı.

Savaşçılık yapmaları zordu, aileler bu çocukların tahsiliyle de yakından ilgilenmiyordu. Bu ortamda cüceler için en bilindik kariyer yolu bir saraya ya da köşke kapılanmaktı. Elbette birincil görevleri sarayların çılgın partilerini süslemek oluyordu. 1544'te Medici Sarayı'nda Cosimo de Medici'nin emriyle bir saray cücesiyle bir maymun dövüştürülmüş, saray cücesi dövüşü yaralansa da kazanmıştı.

Transkriptin tamamını oku

Fransa Kralı 12. Louis için pavyada verilen bir ziyafette pastanın içinden çıkan bir pigmeo yani cüce çıplak bir şekilde moreska dansı yapmış, daha sonraları dünyanın en meşhur cücelerinden biri haline gelecek ve kaptan ünvanıyla İngiliz iç savaşında kumandan bile olacak 46 santim boyundaki Geoffrey Hudson, İngiltere kraliçesine bir böreğin içinde takdim edilmişti. Cüceler konusunda en takıntılı olan Monark ise Çar I. Petro'ydu.

Yeğeni Anna'nın düğünü başta olmak üzere pek çok dostuna verdiği ziyafette pastadan çıkan çıplak cüce numarasında ısrarcıydı. Deli Petro 1710'da saray cücesi Yakim Volkov için gerçek bir düğün tertip etti. İmparatorluğun dört bir yanından gelen 70 cücede Mençikof Sarayı'ndaki bu düğünde lüks kıyafetlerle hazır edildi. Her konuk bir soyluyu temsil ediyordu ki Rus asilzadeleri de bu töreni köşedeki masalarından seyretmektelerdi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde içkinin etkisiyle yerlere düşen ya da birbiriyle kavgaya tutuşan cüceleri seyretmek gecenin asıl eğlencesiydi. Bu absürt gece için minyatür toplar ve havai fişekler bile hazırlanmıştı. Çar'ın cüce takıntısının en ilginç örneklerinden biri bu absürt düğün oldu. Ki bu hadise Alexei Zubov'un 1711 tarihli grav ürünle de konu oldu.

Ancak mesele burada bitmedi. Bu defa 1724'te yine Volkov'un ölümünden sonra mütevaffa saray cücesi için parodi bir cenaze düzenlendi. Küçük atlar, küçük bir tabut, özellikle kısa seçilmiş bir rahip ve yine cücelerden oluşan kortej Volkov'un naaşını taşıyor, bu tuhaf cenaze alayına dev gibi iri yarı muhafızlar eşlik ediyordu. Cenazeden sonra cücelere sarayda bir yemek verildi.

Çar yine rahat durmadı. Burada da saraya giden büyük bir kızak getirildi. Cüceler buna çıkamayınca çarın onları bizzat kıza fırlattı anlatılır. Tabii ki tüm bu örnekler kısa boylu bireylerin istismarıdır.

Ayrıca saray cüceleri monarkları eğlendiren partilerde yer aldıkları gibi farklı vazifelere de getirilebiliyorlardı. Her şeyden önce onların böyle zararsız, eğlencelik tipler olarak görülmesi rahat konuşmalarına müsaade ediyordu. Mesela M.Ö. 3. yüzyılda Çin İmparatoru İmparatorluk av sahasını savunma hattına kadar genişletmek isteyince saray cücesi isabet buyurdunuz efendimiz hatta içine bol bol vahşi hayvan bırakırız artık düşmanlarımızla geyikler ilgilenir diyerek bu çılgın projeyi Sarakaya almış onun dalga geçmesiyle proje rafa kaldırılmıştı.

Yani zannedildiğinin aksine cücelerin tek vazifesi partilerde ortalıkta koşturmak değildi. Nitekim bilinen en eski saray cücelerinden biri olan Antik Mısırlı Seneb de sarayın giysi teşkilatındaki cücelerin reisi olarak gize kayıtlarına geçmişti. 4. Felipe'nin sarayında Don Diego de Asedo adındaki cüce sarayın mühürdarı olmuş, adeta 17. yüzyılda bir nevi Game of Thrones'daki Tyrant Lannister gibi önemli bir mevkiye yükselmişti.

Osmanlı sarayında da cüceler sadece bir eğlence aracı değildi. 3. Murad devrinde Cüce Zeyrek Ağa, 1582 şenliğini anlatan surnamenin yazılmasında intizamiye destek veren kitap düşkünü bir zattı. Padişaha o kadar yakındı ki kardeşinin Rakka Beylerbeyi olmasını o sağlamıştı.

Aynı devirde Cüce Nasuh Efendi'nin adı saray içindeki iltimas ve rüşvet iddialarına karışmış, bu nedenle vazifelerinden azledilmiş, Cüce Cuhut ise padişaha olan yakınlığını istismar etmeye kalkınca sürgün edilmişti. Aynı devirde yaşayan bu üç cücenin sarayda ulaştıkları bu mertebeler ve eski tabirle Mukarrebi Hazreti Şehriyari yani padişahın yakını müsahibi olmaları onlara verilen önemi göstermektedir. Öte yandan ekseriyetle Enderun'un koğuşsuz halkından olan cüceler şehzadelerin müsahibi olur, kısa boylarına rağmen yetişkin bir insanın zekasına sahip olduklarından şehzadelere rehberlik yaparlar. Ayrıca saray kütüphanesinin tanziminden de genelde cüceler sorumluydu.

Son saray cücelerinden Tokatlı Bahri Ağa, 1899'da Ak Ağalar arasına girmiş, Cumhuriyet devrinde yetişmiş müze personeli bulunmadığından saray memuru olmuştu. Bahri Ağa 1950'lere kadar bu vazifede bulundu ve dürüstlüğü, terbiyesi ve yüksek malumatıyla hafızalarda saygın bir yer bıraktı. Bu nevi devlet işlerinde istihdam edilmeleri cücelerin sadece bu işler için saraya alındığı anlamına da gelmiyor. Ancak Osmanlı Sarayı'nda cücelerin mevkiinin daha seçkin bir yerde olduğunu söylemek mümkündür.

Gülmek ve güldürmek kadar ağlamak ve ağlatmak da bir mesleğe dönüşebilir. Tarih boyunca ağıtçı ve ağlayıcı denen meslek erbabı bu işin ustaları olarak geçim sağlamışlardı. Ağıtçıların görevi basitçe bir vefat hadisesinin ardından eve gelip ağlamak ve ağıt tutmaktı. Ağıtçının işi ölen kişiye duyulan gerçek sevgiyi taklit etmekten ziyade yasın kamusal olarak ifade edilmesini sağlamaktı.

Bir cenazede ne kadar büyük bir yaz gösterisi varsa ölen kişinin o kadar önemli olduğu mesajı çıkartılabiliyordu. Aynı zamanda profesyonel ağıtçı aile bireylerine de bir çerçeve sunuyordu. Ağıtçı başlıyor, kadınlar cevap veriyor, isimler ve hatıralar zikrediliyor, ağlama giderek kolektif bir hale geliyordu. Dolayısıyla profesyonel ağıtçılar bir anlamda cenazenin duygusal ritmini yönetiyordu.

Tevrat'ın Yeremye kitabında ağlayıcı kadınları çağırın, hünerli kadınları ifadesi geçer. Benzer bir biçimde Roma'da pre-efikae denilen ağaççılar vardır ki, nenia denen ezgileri cenazede icra etmekle görevliydiler. Eski Türklerde de cenaze ve matem çok ateşliydi. İnsanlar özellikle büyük ölülerin ardından yüzlerini bıçakla kesmek, kıyafetlerini parçalamak gibi matem alametleri gösteriyor, feryat ederek ağlamak, dövünmek bir gereklilik olarak görülüyordu.

Cenazelere gelen Ağıççı, Ağlayıcı, Sagucu gibi isimlerle anılan Ağıççılar, bizi bırakıp nereye gittin, kapıda atın seni bekliyor, çocuklarını kime bıraktın, çadırımın direği yıkıldı gibi kalıp sözlerle ölen kişinin mesleğine ve ölüm biçimine uygun bir biçimde merhumun yakınlarını ağlatıyordu. Ağıççılık çok yaygın bir adettir. Söz gelimi 1670'te Ergiriye, bugünkü Arnavutluk'taki Jirokaster'e gelen Evliya Çelebi, burada Arnavutların onlarca yıl yaz tuttuklarını, her pazar profesyonel ağıtçı kadınların eve getirilerek ağlatıldığını kaydeder. Kadınlar ölen kişiyle akraba olmasalar da öylesine şiddetle ağlıyorlardı ki Evliya Çelebi bu şehri gözyaşı şehri olarak anmaktaydı.

İstanbul'lu Rumlar da cenazelerde saç yolan, Rumca ağıtlar söyleyen profesyoneller tutardı. Bugün halen daha memleketimizde ağıtçı kadınlar bulunabiliyor. Ancak günden güne bu adet azalmakta. Öte yandan dünyada ağıtçılığın halen daha canlı olduğu Tayvan, Çin, Yunanistan, Arnavutluk ve Gana gibi örnekler de mevcut.

Gerçekten pis işler Bugün şehirlerimizde son derece gelişkin kanalizasyon sistemleri, çöp arıtma mekanizmaları var. Ancak buna rağmen gerçekten tahammülü zor kanalizasyon temizliklerini, çöp toplama işlerini yapan emekçiler var malumunuz. Eskiden bu işler çok daha zordu. Atıkların nereye götürüleceği konusu muğlaktı.

19. yüzyılda Rio de Janeiro'da evlerdeki kazurat fıçılara dolduruluyor, Guanabara körfezine boşaltılıyordu. Dışkı dolu fıçıları taşıyan kölelerin ya da yoksul çalışanların vücutları fıçıdan sızan pislikle lekeleniyor, derilerinde çizgi çizgi izler oluyordu ki bu nedenle onlara tigres yani kaplanda deniyordu. Bugünkü Tokyo'da 17. yüzyıldaki adıyla Edo'da insan dışkısı gübre olarak kullanılırdı.

Özel kayıklar bu dışkı fıçılarını nehir kanalına taşır ve pirinç tarlalarına götürürlerdi. Dışkıdan sadece gübre olarak yararlanılmıyordu. Özellikle köpek ve güvercin dışkısı deri tabaklama sektörünün olmazsa olmazıydı. Ancak bu sevkiyat zordu.

Çünkü köpek dışkısının deri tabakhanelerine taze taze götürülmesi gerekmekteydi. Bu nedenle dışkıyı tazeyken alıp tabakhaneye götüren bir esnaf sınıfı doğmuştu. Nitekim dilimize argo bir deyim olarak geçen af buyurun tabakhaneye bok yetiştirmek lafı da buradan gelir ve acele edilen işler için kullanılır. Bu malzemedeki bakteriyel ve enzimatik faaliyet, derideki bazı proteinli ve yağlı maddeleri parçalayarak deriyi daha yumuşak ve daha esnek hale getiriyordu.

Bazı yörelerde köpeklerin peşinde gezinen bu esnafa sakatçı uşağı denmekteydi. 19. yüzyıl Londra'sında bunlara Pure Finder denirdi. Bazıları eski duvarlardan kopardıkları harçları ürüne karıştırıp taşış yapıyor, bazıları bahçelerinde bu iş için köpek besliyordu.

Aynı yüzyılın sonunda kimyagerler bu malzemelerin yerine geçecek kimyasal enzimler bularak bu sorunu çözdüler. Modern endüstriyel enzim kullanımının en erken örneklerinden biri de buydu. Ekmek kavgasının nerelerde sürdürüleceği belli olmaz. Bazıları gerçekten ekmeğini taştan topraktan çıkarır.

Malum ekmek aslanın ağzındadır. Londra'da Thames Nehri'nin suları çekildiğinde Mudlark denen yoksul işçiler çıplak ayaklarıyla çamura dalıyor, satılabilecek bir parça kömür ya da bakır çivi, bir paçavra ya da kemik bulmak için saatlerce çamurda geziniyordu. Çamurdaki kırık cam ve çiviler yaralanmalara yol açsa da Mudlarkların sular geri gelmeden aramayı bitirmeleri gerekiyordu. Benzer bir biçimde İstanbul'da buna benzer bir işi yapan Lodosçular vardı.

Lodos esip açıktaki birikintileri karaya taşıdığında lodosçular ellerinde sopalarla denize girer, kıyıda tekneden düşürülmüş bir kolye, batan bir gemiden savrulan para edecek bir parça bulabilmek için saatlerce suda gezinirdi. Bu meslek kıyı şeridimizin suni bir biçimde doldurulmasına kadar devam etti. Hatta 2000'li yıllarda bile lodosçuluktan para kazanan kimseler vardı. Bu kazanç bedavadan bir kar olarak görüldüğünden dilimizde beleşçilik için lodosçuluk tabiri kullanılmakta, hatta Argo'da biten bir ilişkinin ardından yaşanan duygusal yıkımı kullanarak karşısındakini etkilemeye çalışanlara lodosçu denmektedir.

Bundan daha beteri dere kenarlarında sülük toplamaktı. Eskiden tıpta en yaygın teknik kan almaydı. Hacemattan başka sülük en yaygın tekniklerden biriydi. Şifacı sülükler su içinde satılıyordu.

Ancak bunları yakalamak kolay değildi. Toplayıcılar sığ sulara ve bataklıklara çıplak bacaklarıyla giriyor, hayvanların kendilerinde tutulmasını bekliyor ve yapışan sülükleri ayırıp biriktiriyordu. Bazı yerlerde aynı amaçla atlar kullanılıyordu. Suyun soğukluğu, ısırıklar ve kan kaybı sülükçüler için son derece zorlu şartlar yaratırdı.

Fakat insan içinde bulunduğu şartlara uyum sağlayan bir varlık malumunuz. Söz gelimi Kore'nin Jeju Adası'nda sünger, deniz kulağı, midye ve benzeri deniz ürünlerini toplayan dalgıç kadınlar bugün 2 dakikadan fazla nefeslerini tutabiliyorlar. Keskin bazalt kayalar vücutlarını kesiyor, uzun dalışlar dayanıklı bir akciğer istiyor. Ancak bu mesleğin emekçileri tüm bu zorluklara çocuk yaşta alışıyorlar ki bugün halen daha bu meslek sürdürülmekte.

Bu mesleklerin zorluğunu düşünerek yüreğiniz daraldıysa sizlere kısa bir hava alma molası verelim. Bazı meslekler zorluklarından çok anlamsızlıklarından dolayı dikkat çekicidir. Sıklıkla bir soruna bulunmuş zahmetli bir çözüm yeni bir mesleği doğurur. Avrupa'da sanayi mahallelerinde knucker upperlar, vardiyaya kalkacak müşterilerin pencerelerine uzun sopalarla vurmaktalardı.

Her evin saati, her müşterinin kalkış vakti farklı olabilirdi. Bazıları içeriden uyanıldığına dair işaret gelene kadar pencerenin önünden ayrılmıyordu. Londralı Mary Smith, 20. yüzyılda üst kat camlarına borudan bezelye üfleyerek müşterilerini uyandırma yöntemi bulmuştu.

20. yüzyılın başında aslında çalar saatler mevcuttu. Ancak bu hizmet herkesin güvenilir bir saate sahip olmadığı ya da kendi başına uyanamadığı koşullarda sürmekteydi. Bazı kiliselerde ayrıca dog viper denilen görevler bulunurdu.

Görevleri sahiplerinin ardından ayine gelen, havlayan veya sıraların arasında dolaşan köpekleri dışarı çıkarmaktı. Görevde kırbaçların yanı sıra köpeği yakalayıp uzaklaştırmaya yarayan uzun maşalar da kullanılıyordu. Kilise hesaplarına geçen bu iş için ücret ödeniyor, bazı kiliselerde görevlinin kullandığı araçlar daha sonraki dönemlerde de saklanıyordu. 19. yüzyılda Hindistan'da punkavalla denen hizmetlilerin tek görevi tavana asılmış büyük bir yelpazeyi iple hareket ettirmekti.

Geniş bir çerçeveye gerilmiş kumaş yemek masasının, yatağın ya da büro sıralarının üzerinde ileri geri sallanıyordu. İşçi bazen aynı odada, bazen duvardan geçirilen ipin öbür ucunda, verandada oturuyordu. Büyük salonlarda birkaç yelpaze birbirine bağlanıp birlikte hareket ettiriliyordu. Çalışanın yapması gereken ipi düzenli aralıklarla çekip bırakmaktı.

Hava akımı bu hareket sürdüğü müddetçe devam ediyordu. Tek bir hareketi sürekli olarak tekrar etmek gerçekten çok sıkıcı olsa da modern Fordist sanayi bantlarında da benzer bir işin yapıldığını söylemek mümkündür. Bir işçi gün boyunca sıklıkla tek bir işi, söz gelimi tek bir vidanın sıkılmasını ya da tek bir paketin sıkıştırılmasını yapmakla görevli olabiliyor. Bu işler hiçbir uzmanlık istemeyen, işçinin yaptığı işe yabancılaştığı işler.

Her ne kadar işlerin böylesine küçük parçalara bölünmesi üretim sürecini hızlandırsa da, işçi açısından bu, yeteneklerin önemini kaybettiği, işçinin ürettiği ürüne yabancılaştığı bir atmosferi de beraberinde getiriyor. Bugün robotik teknolojilerin gelişmesinin beraberinde yoğun bir işsizlik getirmesi de bundan aslında. Kimsenin özel bir yeteneği, bir ustalığı kalmıyor. Herkes tek bir vidayı sıkan işçilere dönüşüyor ki bu tarz işçiler rahatlıkla robotlar tarafından ikame edilebiliyor.

İnsanlar her zaman olmayacak işlerden para kazanmasını bildiler. Mesela 1902'de Fransız idaresindeki Hanoi'de özellikle Avrupalıların yaşadığı mahallelere döşenen kanalizasyon farelere geniş bir yaşam alanı sağlamıştı. Veba korkusuyla Vietnamlı işçiler lağımlara indirilerek fare avında çalıştırıldı. Resmi kayıtlarda 21 Haziran günü öldürüldüğü bildirilen fare sayısı 20 bine kadar çıkıyordu.

Ardından halka kuyruk başına 1 centlik ödül verileceği duyuruldu. Ödülü almak için bütün hayvanı taşımak gerekmiyor, kuyruğu teslim etmek yetiyordu. Bir süre sonra şehirde kuyruksuz fareler görülmeye başlandı. Avcıların bir kısmı kuyruğu kesip hayvanı salıyor, kayıtlar ödül için fare yetiştirilmesinden de söz ediyordu.

Tarihçi Michael Vann'ın sömürge arşivlerinde yaptığı incelemelerde gördüğü üzere öldürülen fare sayısıyla teslim edilen kuyruk sayısı hiçbir zaman eşit olmamıştı. Bu nedenle ödül uygulaması kaldırıldı. Benzer bir biçimde geçtiğimiz yıllarda Ege'de istilacı türlerden balon balayla mücadele için kuyruk başına para veriliyordu hatırlayacak olursanız. Hiç yoktan çıkmış en anlamlı işlerden biri zannederim lektor denen meslek erbabıdır.

Bunların işi pro işçilerine kitap ve gazete okumaktı. Pro fabrikaları büyük ölçüde sessiz fabrikalar olduğundan kürsüden kitap ve gazete okuyan işçiyi duymak mümkündü. Okuyucu işçilerin görebileceği yüksek bir kürsüye oturuyor, aşağıda tütün yaprakları sarılırken gazeteleri, romanları ve siyasi metinleri yüksek sesle okuyor, eski tabirle kıraat ediyordu. Sabah programı İspanyolca gazetelerle başlayabiliyor, öğleden sonra Don Quixote gibi romanlara geçirebiliyordu.

Lektorları işçiler seçiyordu. Sesinin geniş çalışma salonunda duyulması ve metni dinlenebilir biçimde aktarması önemliydi. Bu kitap ve dergileri işiterek çalışan pro işçileri her zaman emsallerinden daha entelektüel işçiler olmuşlardı. 1870'lerde Kübalı pro işçileri Victor Hugo'nun sefillerini okuyor, hatta yazara mektup göndererek Küba'nın bağımsızlığına destek vermesini istiyorlardı.

Sefiller, Monte Cristo Kontu, Shakespeare, hatta daha sonra Marx ve Kropotkin bu kürsülerden okundu. Zamanla Küba ve Florida'daki işçi örgütlenmeleri de bu kürsülerden çıktı. Nitekim 1931'de Tampa'daki fabrika sahipleri okuyucuları kaldırınca bu karar büyük bir grevin nedenlerinden biri oldu. Kasım sonunda başlayan ve Aralık'ta sona eren mücadelede binlerce pro işçisi iş bıraktı.

Dönemin gazeteleri işçilerin okuyucuların uzaklaştırılmasına karşı tepkisini bilhassa kaydeder. İşe dönüş sağlandı fakat okuyucular fabrikalardaki eski yerlerine geri alınmadı. Çünkü okumuş, daha doğrusu dinlemiş işçiler işverenler için tehlikeli olabiliyordu. Hiç çoktan çıkan işler bugün de sürüyor aslında.

Antropolog David Graeber'in trişkadan işler dediği işler bu kabilden. Graber bu fikri önce 2013'te yayınladığı Saçma İşler Olgusu üzerine başlıklı denemede ortaya attı. Sonra 2018'de çıkan Bullshit Jobs kitabında genişletti. Graber'in kastettiği şey kötü, yorucu veya düşük ücretli işler değil.

İşi yapan kişinin bile ben yarın ortadan kaybolsam kim fark edecek diye düşündüğü ama herkesin son derece önemli bir faaliyet yürütülüyormuş gibi davranmak zorunda kaldığı tuhaf meslekler. Bunları patronu önemli göstermek için etrafında dolaşan mayiyetçiler. Rakipler yapıyor diye sizin de yapmak zorunda kaldığınız tetikçiler. Sistemdeki saçmalığı çözmek yerine ömür boyu aynı arızayı yamayan yama ustaları.

Kimsenin okumadığı raporları üretip kutucukları dolduran kutu işaretleyiciler. Ve kendi başına gayet güzel çalışan insanların başına dikilip onlara iş icat eden gereksiz yöneticiler diye ayırıyor Graber. Mesela telefon günde iki kere çalmasına rağmen bütün gün çok önemli bir adamın telefonuna bakmak için oradaysanız yahut gerçek işinizi yarım saatte bitirip kalan üç saati o işi yaptığınızı ispatlayan Excel tablolarına harcıyorsanız tırışkadan bir iş yapıyorsunuz demektir. Bir de Greber'in bulşitizasyon yani kabaca saçmalaştırma, tırışkalaştırma dediği bir mesele var.

Öğretmenlik, doktorluk, akademisyenlik gibi aslında gayet gerekli bir iş tamamen saçma olmayabilir. Ama işin giderek daha büyük bir kısmı form doldurmaya, toplantılara, performans gösterilerine, sunuma ve kimsenin okumadığı raporlara dönüşüyorsa aslında iş olsun diye vakit geçiriyorsunuz demektir. Yani mesleğiniz faydalıdır ama mesleğin içine o kadar çok anlamsız bürokrasi doldurulur ki insan sonunda gerçek işini yapmaya vakit bulamaz. Graber'e göre modern çalışma hayatının asıl komedisi de biraz bu.

Teknoloji bizi gereksiz işlerden kurtaracak denirken bazen gereksiz işin kendisi tam zamanlı bir işe, gerekli işte yarı zamanlı bir bürokrasi memurluğuna dönüşebiliyor. Öte yandan modern çağ tuhaf ya da trişka meslekler üretmeye devam ediyor. Normalde arkadaşlarına anlatacağı tarihi anekdotları kocaman bir stüdyoda, profesyonel bir biçimde on binlerce insana anlatmakta tuhaf ya da trişka bir meslek değil mi efendim? Evet böylece tarihte acep ve garayibin bir bölümünün daha sonuna gelmiş olduk.

Bir sonraki bölümde görüşünceye kadar hakla kalın, hukukla kalın, sağlıcakla kalın efendim. Efendim bu bölümümüzün de sonuna gelmiş olduk. Tam bu noktada sizlerden bir istirhamım olacak. Bu bölümü şayet izlemiyor da dinliyorsanız takip et butonuna basmayı lütfen unutmayınız.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)