
3.840 kelime · ~19 dk okuma
Ateşin yanına gelin ama yavaşça ürkütmeyelim. Fastayız şu anda. Atlas Okyanusu'na birkaç saatlik bir yürüyüş mesafesinde. Bizmun diye bir mağaranın önündeyiz.
Gerçi şu an olduğumuz zamanda bir adı yok. Çünkü daha harita yok o zamanlar. Kent yok, köy yok, tarla falan yok, buğday yok, ekmek yok. Çok eskilere gittik bu sefer.
Bugünden en az 142 bin yıl önce. Ateşin başında biri oturuyor görüyor musunuz? Büyük ihtimalle bizim türümüzden biri. Avucunda tırnak boyunda minicik bir deniz salyangozu kabuğu var.
Sivri bir taşla kabuğun sırtına böyle bir delik açmaya çalışıyor. Tık tık tık çok dikkatli. Biraz fazla bastırsa kabuk kırılacak çünkü. Deniz kabuğuna benim de gözüm kaymadı değil.
Ne güzel renkleri var öyle ya. Demek ki o da beğenmiş özellikle seçmiş onu. Peki derdi ne acaba? Kabuğu delip de ne yapacak?
Bir düşünelim, bunlar yarın ne yiyeceği belli olmayan insanlar. Önlerinde bir kış var ve nasıl geçeceklerini bilmiyorlar. Bu şartlarda bir yırtıcıya yem bile olabilirler. Hayatta kalmak her gün yeniden kazanılması gereken bir şey o insan için.
Ve yine de o bütün bu zorlukların ortasında oturmuş bir deniz kabuğuyla uğraşıyor. Sonunda açtı deliği bak. Kabuğu bir lifin ucundan geçiriyor. Bir tane daha, bir tane daha derken şimdi de boynuna geçirdi.
Çok da yakıştı ya. Dinleyenler için şöyle tarif edeyim. Ateşin ışığında hafifçe parlayan boncuklu bir kolye butaktı. Arkeologlar 2014 ile 2018 yılları arasında bu mağarada işte buna benzer 33 tane delikli kabuk buldu.
Bugüne kadar bulunmuş en eski kabuk boncuklar bunlar. Adlarını da şu an önünde oturduğumuz bu mağaradan alıyorlar. Bizimun boncukları. Yanımızdaki şu kişiye bakın.
Hala gözlerini boncuklardan alamıyor. Biz takılarımıza böyle uzun uzun bakmıyoruz artık değil mi? Ama onun için bu boncukların bir anlamı var sanki. Bir şey ifade ediyor gibi değil mi?
Ateş sönmeye yüz tuttu. Biz de bu mağarada daha fazla kalmayalım ama aklıma takıldı. Henüz toprağa sürmeyi bile bilmeyen bir tür neden kendine kolye yapmayı seçer ki? Ne anlamı var bunun onun için?
Hadi stüdyoya geçip mağarada bulduklarımızın peşine düşelim. Geçenlerde Instagram'a bakarken böyle kaydırırken bir reel takıldı gözüme. Takının ne kadar eski olduğunu anlatan bir şeydi. Arkeolojik kazılarda tarımdan çok daha eski takılar çıkıyormuş.
İnsanlar buğday ekmeden önce boncuk takıyorlarmış. Eee yani dedim sonra düşündüm ama kafamızda medeniyetin bir sıralaması var ya ona ters değil mi bu? Hani önce karnımızı doyurduk sonra yerleştik sonra arta kalan vakitlerimizde sanatla, süsle, incikle, boncukla falan uğraşmaya başladık. Yani önce ihtiyaç geldi sonra lüks.
Hani Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi gibi. O meşhur piramide de bu arada Maslow çizmemiş ama o ayrı bir hikaye. Neyse arkeolojinin buldukları bu sıralamaya pek de uymuyor gibi. Şöyle bir şey yapalım.
Bizim türümüzün Homo sapiens'in hikayesini bir güne sığdırmaya çalışalım bu büyük ölçekli zamanları daha iyi anlayabilmek için. Bilinen en eski Homo sapiens fosilleri yine Fas'ta Cebel Yehud'da bulundu ve yaklaşık 300 bin yıllık. İnsanlığın Doğu Afrika'da, Etiyopya'da başladığı düşünülüyordu. Ama 2017'de işte bu fosiller yeniden tarihlenince türümüzün yaşı bir anda 100.000 yıl kadar geriye gitti.
300.000 yıl deyince böyle ne kadar uzak olduğunu, ne kadar büyük bir süre olduğunu kavramak zor. O yüzden şimdi sizinle bir saat kuracağız. Cebel İrhut'taki o fosillere gece yarısı 00.00 diyelim.
Ve bu günü yani bu bölümü dinlediğiniz anı da günün bittiği ana bir sonraki gece yarısına yerleştirelim. Böylece 300 bin yılı tek bir güne sığdırmış olduk. Ve bu hesapla bir saat yaklaşık 12.500 yıla denk geliyor.
Bir saat geçirdiğinizde insanlık tarihinde 12.500 yıl geçirmiş oluyorsunuz. Şimdi böyle bir insanlık gününe bakalım. Bakalım biz bundaki boncuklar 142 bin yıl önce yapılmıştı dedik yani hikayemizin aşağı yukarı tam ortasında nereye denk gelir öğlen 12.38 civarına daha öğle yemeğindeyiz ve insanlar boncuk takmaya başlamışlar bile.
Peki ya tarım dediğimiz şey ne zaman başladı? İlk tarım denemeleri yaklaşık 12 bin yıl önce o bereketli hilal denilen yerde başlıyor. Orta Doğu'da hani haritada böyle yarım ay gibi uzanan tarımın ilk yerleşik köylerin doğduğu bir bölge bu. Hatta bir kısmı Güneydoğu Anadolu'ya da denk geliyor. 12 bin yıl önce yani bir saatten bile az ediyor.
Yani tarım bu bizim yeni uydurduğumuz saate göre 23.02'de başlamış. Gün bitmek üzereyken. Öğlenden beri de süsleniyoruz bu arada.
Daha tarla, saban, buğday, ekmek, köy filan gibi kavramlar hep günün en son saatinde icat edilmiş ve hayatımıza girmiş. Ama biz öğlen saatlerinde daha tarlası, ambarı, yarın ne yiyeceği belli olmayan insanlar oturmuş kabuk deliği olarak görüyoruz. İşte bu bölümde peşine düşeceğimiz soru tam olarak bu. Tarımdan önce neden takılarımız vardı?
Nasıl olabilir böyle bir şey? Önce kanıtlara bakalım. Biz bundan başka örnekler de var çünkü elimizde. Yine Fas'ta Taforalt'taki Güvercinler Mağarası'nda yaklaşık 82 bin yıllık deniz kabuğu boncukları bulunmuş arkadaşlar.
Saatimizde akşamüstü 5 buçuk civarına denk geliyor. Ve işin ilginci mağara denizden 40 kilometreden biraz daha fazla içeride. Yani birileri o kabukları denizden alıp kilometrelerce taşımış. Yine Güney Afrika'daki Blombos mağarasında da yaklaşık 75 bin yıllık boncuklar var.
Bu da saatimizde tam olarak akşam 6 civarına denk geliyor. Ve hepsinin deliği benzer yerde. Hepsinde de benzer aşınma izleri görüyoruz. Üzerlerinde kırmızı aşı boyası kalıntısı da bulunmuş.
Yani ya boncuklar boyanmış ya da boyalı bir tenin, bir giysinin üzerinde taşınmışlar. Ve şimdi çok garip bir bilgi daha vereceğim. Süslenmek yalnız bizim türümüze ait olmayabilir. Çünkü Hırvatistan'daki Krapina'da 1899-1905 yılları arasındaki kazılarda neandartallere ait bir yerleşimden 8 tane ak kuyruklu kartal pençesi çıkarılmış.
Bakın ne diyorum bir asırdan fazla önce bulunmuş bunlar ama hep böyle bir müzenin çekmecesinde öyle beklemişler anlamlandırılamamışlar 2015 yılına kadar o yıl araştırmacılar bunlara yeniden baktığında üzerlerinde kesik izleri görmüş cilalanmış yüzeyler bulmuş aynı noktalara açılmış küçük çentikler görmüşler. Yani pençeler bir kolyenin ya da bir bileziğin parçası olabilir. Ve bunlar da yaklaşık 130 bin yıl yaşındalar. Yani işte Homo sapiens Avrupa'ya gelmeden on binlerce yıl önce.
Bir örnek daha İspanya'daki Cueva de los Aviones'te neandertallere atfedilen yaklaşık 115 bin yıllık deniz kabukları var. Ve bunlar da yine kumsaldan böyle zaten delikli olanları özenle seçmişler ve üstlerini de kırmızı ve sarı boyayla boyamışlar. Bu arada dikkat ettiniz mi? Bütün bu bulduklarımız yalnızca dayanıklı şeyler.
İşte kabuk buluyoruz, kemik buluyoruz, diş, taş gibi şeyler buluyoruz. Peki süslenmek için kullanılan diğer şeyler mesela çiçekler, tüyler, saç örgüleri bunlar da var değil mi? Vücut boyaları ya da bilmediğimiz hayal bile edemediğimiz onca şey hepsi çoktan toprağa karıştı. Bilimde sık tekrarlanan bir söz vardır ve ilginçtir bilinen ilk benzeri de Hittitler üzerine yazılmış bir arkeoloji kitabında geçiyor.
Kanıtın yokluğu yokluğun kanıtı değildir. Çok önemli bir sözdür bu. Yani süslenmenin gerçek başlangıcı bulduğumuz o en eski boncuktan da eski olabilir. İşte peki ama neden?
Yani insanların derdi ne? Ta o zamanlarda bile iyi görünmek mi? Bismung kazasının başındaki arkeologlardan Stephen Kuhn'un bu konuda söyledikleri çok ilginç. Kuhn ve meslektaşı Mary Steiner ilk boncuklara yıllar önce bir tür bilgi teknolojisi demişti.
Şimdi vücudunuzu boyayabilirsiniz ama o boya ertesi gün akıp gider değil mi? Boncuk öyle mi ya? Öyle değil. Kalıcı bir şey bu.
Taşınabiliyor. Bunu başkası da görüp tanıyabiliyor. İşte Kuna göre Bism'in boncukları tam böyle. Başkalarının görebileceği şekilde takılan sembolik nesneler.
Peki bu boncukları kim görecek? Ailesi zaten onu tanıyor. Ateşin başında toplanan diğer arkadaşları da öyle. Onlara kim olduğunu anlatmasına gerek var mı? Yok. Kuna göre asıl mesele tanımadıkları insanlar.
Bu boncuklar insanların daha o zaman yakın arkadaşlarından ve ailelerinden daha büyük topluluklara bir şeyler söylemek istediğini gösteriyor. Belki ben şu gruptanım demek istediler ya da evliyim, belki yastayım, şu ailedenim, şu gillerdenim ben ya da durum güncellemesi. Hani Facebook'taki durumunuzu yazıyorsunuz ya böyle yalnızım, hastayım, sağlıklıyım filan gibi. Bu çok eskide kalmış bir ifade biçimi de değil üstelik.
İnsanlar buna hala ihtiyaç duyuyorlar. Doğu Afrika'daki Masai topluluklarında boncuk işlemelerinin rengi ve düzeni takan kişinin yaşını evli olup olmadığını anlatabiliyor mesela. Hatta Anadolu'da da vardır ya böyle yazmaların kenarındaki oyaların bir dili olduğu anlatılır. İşte biber oyasını görürseniz kocamla aramız biber gibi demekmiş mesela.
Mesela gelinin oyası başka, yaslı birinin oyası başka olurmuş. Filmlerimizdeki motiflerdeki gibi. İşte eli belinde, koç boynuzu, nazar, hayat acıbı her birine yüklenen bir anlam var değil mi? Kendini ifade etme ihtiyacı hep varmış yani.
Yalnızca şekil değiştirmiş. Gerçi baktığımızda çok da değiştirmemiş. Bir renkle, bir desenle, bir şekilde hala nereye ait olduğumuzu söylüyoruz. Neyse işte bu kadar boncuk konuştuk bir de kelimelere bakalım şimdi.
Mücevher diyoruz değil mi bunlara? Ne demek mücevher? Arapçada cevherle bezenmiş demek. Cevher de Farsça gevherden geliyor.
Cevher hem değerli taş demek hem de öz demek arkadaşlar. Hani felsefede Aristo'nun töz dediğimiz kavramı Arapçaya bu kelimeyle çevrilmiş. Hani bu çocukta cevher var filan deriz ya hala. İşte bu çok haşoma gidiyor benim bu tür kelimelerin anlamlarından yola çıkarak düşünmek.
Takıyı neden ekmekten önce keşfettik sorusunun etrafında dolaşırken mücevherin kökünde öz kavramını bulmak da bana çok anlamlı geldi o yüzden bilmiyorum siz ne dersiniz. Sanki ta başından beri insanın özünü kim olduğunu dışarı taşımanın bir yolu takı. Takı da bu arada tam bizim dilimizden takmak fiilinden geliyor değil mi? Bir şeyi kendine eklemek ya da kendinle ilişkilendirmek.
Ama bir dakika boncukla tanımadığınız birine bir şey anlatmak istiyorsanız onun da bu işaretten anlaması gerekir değil mi? Yoksa iletişim gerçekleşmez. Ben boynuma işte ben şu gruptanım diye bir boncuk takıyorum ama siz bu boncuğu daha önce hiç görmediyseniz ne demek istediğimi nereden bileceksiniz? Demek ki birbirinden uzakta olan topluluklar arasında ortak bir boncuk dili olmalı.
Ve bunun izini süren iki araştırmacı var Jennifer Miller ve Yiming Wang Doğu ve Güney Afrika'daki 31 farklı yerleşimden 1500'den fazla deve kuşu yumurtası kabuğu boncuğunu tek tek incelemişler ölçmüşler çapının deliğini kalınlığını. Biri Kenya'dan biri Güney Afrika'dan iki boncuğu yan yana koymuşlar ve neredeyse ayırt edememişler. Yani bakın yaklaşık 50.000 ile 33.000 yıl öncesi arasında ve aralarında 3.000 kilometreden fazla mesafe olan topluluklar bunlar.
Ama yine de neredeyse aynı boncukları yapıyorlar. Yani bir tür sosyal ağ gibi düşünebiliriz. 3.000 kilometreyi hayalimizde canlandırmak için Edirne'den Kars'a arabayla gidip dönmek kadar bir mesafe.
Yaklaşık 33.000 yıl önce iklim değişince bu ortaklık kopuyor arkadaşlar. Arkadaşlar yağmur kuşağı güneye kayıyor, Doğu Afrika kuruyor, işte zambezi taşıyor ve iki bölgenin arasına doğal bir duvar örülmüş oluyor. Ve bu duvar sayesinde de topluluklar birbirinden uzaklaşmaya başlıyor.
Onlar uzaklaşınca yaptıkları boncuklar da farklılaşıyor. Yani bu ağın varlığını buradan da kanıtlayabiliyoruz ama ne işe yarıyor bu ağ? Bunun ipucu bugün hala Kalahari çölünde yaşayan bir halk tasaklı. 1970'lerde Polly Wiesner adında bir antropolog oradaki avcı toplayıcıların arasına karışmış.
Bu halkın adı Jutvasi. Kitaplarda Kung diye de geçiyor. İşte Wiesner onlarla uzunca bir süre yaşamış ve çok ilginç bir gelenek fark etmiş. Bu geleneğin adı Haro.
Bir tür hediyeleşme. Ben şimdi burada bir parantez de açmak istiyorum. Dinleyenler için söyleyeyim. Jutvasi diye okuduğum kelimenin ortasında böyle eğik bir çizgi var.
O çizgi bizim alfabemizde herhangi bir karşılığı olmayan bir sesi göstermek için konuluyor. Dilinizin ucunu üst dişlerinizin arasından emerek çekin gibi bir ses çıkar değil mi? İşte bu. Kungun başındaki ünlem işareti de başka bir tık sesi.
Ama bu sefer dil dişlerin hemen arkasındaki çıkıntıdan aniden kopuyor ve böyle şişe mantarı gibi tok bir ses çıkıyor. Bakalım yapabilecek miyim? Duymuşsunuzdur böyle yerlilerin konuşmasını. Bu tür sesler, çok müzikal bir dil var o coğrafyada.
Neyse konumuza geri dönelim. Bu haro geleneğinden söz ettik. İnsanlar bazen çok uzakta yaşayan ortaklarıyla yıllarca hatta kuşaklarca süren bir hediye alışverişi yapıyorlar. Ve bu ortaklık anneden babadan çocuğa geçiyor.
Ve en sık verilen hediyelerden biri de deve kuşu yumurtası kabuğundan boncuk işleri. Peki neden yapıyorlar bunu? Çünkü o bölgede bir kuraklık olduğunda ya da av azaldığında kendi bölgenizdeki su kaynakları kuruduğunda bu haro ortağınızın topraklarına gidebiliyorsunuz. Sizi misafir ediyorlar.
İşte onlar suyunu paylaşıyor, yiyeceğini paylaşıyor. Hani komşu komşunun külüne muhtaç falan diyoruz ya boncuğunda da muhtaç yani. Boncuk bir tür sigorta poliçesi gibiymiş o zamanlar. Mağaradaki o kişinin de belki böyle bir ortağı vardı.
Boncuğu da belki onun için yapıyordu. O zaman şu soruya geliyoruz. Buğdayı olmayan bir avcı toplayıcı için asıl zenginlik nerededir? İlişkilerde.
Kaç kişiyi tanıdığınız, kimin kapısını çalabileceğiniz, ambarınız falan yok belki ama dostlarınız var. İşte takı da o dostlukların göstergesi, onun taşınabilir bir hali. Hani arkadaşlık bilekliği vardır ya çocukken takardım. Hala da takılıyor galiba var.
Bu alışkanlık insanlık tarihinde çok çok eskilere dayanıyor olabilir. Bence bu bölümün başında sorduğumuz sorumuzun en güzel cevaplarından biri de burada saklı. Tarımdan önce yiyecek biriktiremiyorduk ama birbirimizi biriktirebiliyorduk. Neyse biraz uzun kaldık şimdi Afrika'da.
Ne dersiniz dünyadaki turumuza bir devam edelim. Böyle biraz havalar soğusun kuzeye doğru gidelim. Sıkı giyinin. Şimdi Rusya'ya Moskova'nın yaklaşık 200 kilometre doğusundaki Sungir'e gidiyoruz.
Burada yaklaşık 34 bin yıl öncesine tarihlenen iki tane mezar var. Bu mezarlardan birinde yetişkin bir erkek var. Ötekinde ise böyle baş başa gömülmüş iki tane çocuk. Yetişkin erkeğin üzerinde yaklaşık 3000 tane mamut fil dişinden boncuk bulunuyor arkadaşlar.
Ve iki çocuğun üzerinde de toplam 10.000'den fazla. Çocuklardan birinin belinde 250'den fazla kutup tilkisi dişinden yapılmış bir kemer de var. Arkeolog Randall White deneyler yaparak bu boncukların her birinin 1 saatten uzun bir sürede yapıldığını hesaplamış.
Düşünebiliyor musunuz şimdi bak? Yetişkinin boncukları 3 bin taneydi. Demek ki 3 bin saatten daha fazla emekle yapılmış. Çocuklarınki 5 bin saatten fazla.
Her bir çocuğunki. Hesaplayın 3 bin saat. Günde 8 saat çalışsanız 1 yıl eder ya. Hem de böyle kışın uzun yiyeceğin kıt olduğu bir buzul çağı dünyasında.
O dünyada birileri 1 yılını fil dişini oyup boncuk yapmaya ayırmış. Yetişkini hani bir yere kadar anlayabiliriz. Belki iyi bir avcıydı. Belki sözü dinlenen biriydi ama peki ya çocuklar o kısacık hayatlarına bu kadar emeği hak edecek ne sığdırmış olabilirler?
Bazı araştırmacılara göre hiçbir şey. Belki o itibarı kazanmamışlardı, doğarken getirmişlerdi. Tartışmalı bir yorum tabii ama düşündürücü yine de. Tarımdan, yerleşik hayattan, mülkiyetten çok önce eşitsizlik olabilir mi?
Sungir'in soğu insanın kemiklerini işliyor. Bir de iki çocuğun mezarı başında durmak. Daha fazla içimizi karartmayalım, burada kalmayalım. Şimdi gelin güneye, kendi topraklarımıza inelim.
Bu hikayenin çok güçlü bir bölümü de bizim topraklarımızda yazılmış çünkü. Mardin dar geçitli, ılı suda bir kazı alanı var. Adı Boncuklu Tarla. Neden böyle demişler?
Çünkü yüzeyinde boncuk bulmuşlar. Kazılarda 100 binden fazla boncuk çıkmış. Yaklaşık 12 bin yıllık bir yerleşim. Yani tarımın tam eşiğinde çoğunlukla avlanarak, toplayarak yaşayan bir topluluk.
Tarlalardan önce adını boncuklardan almış bir tarla bu. Yine aynı bölgede 250 kilometre kadar batıda bir yer daha var. Belki duymuşsunuzdur Göbekli Tepe. Oradaki dev böyle T biçimli dikili taşlar var ve bunların bazıları insan figürü.
Kolları, elleri falan var. Ya da bellerinde kemer var. Ve kemerden de tilki postu sarkıyor. Avcı toplayıcıların ya da tarıma yeni yeni adım atmaya başlayan bu toplulukların yaptığı bu anıtsal figürler bile süslenmiş yani giydirilmiş.
Anadolu'nun bize bir sürprizi daha var. Bundan 10 bin yıl kadar önce Diyarbakır Ergani'deki Çayönü'nde ve Aksaray'daki Aşıklıhöyük'te yaşayan insanlar toprakta böyle kızıl parlak bir taş buluyorlar. Aslında taş değil. Doğada saf halde duran bakır.
Dövüp şekil veriyorlar. Bunlar bilinen en eski metal eşyalardan bazıları. Peki dövüp eşya yapıyorlar dedik ilk metalden ne yaptılar dersiniz? Birkaç iğne, birkaç küçük delgi ve boncuk.
Aşıklı höyükte tam 45 tane bakır boncuk bulundu. Yani insanlık metali ilk kez eline aldığında aklına gelen ilk şeylerden biri yine takı yapmak olmuş. Şimdi size bir mezardan da bahsedeyim. İsveç'te bin yıllık bir viking mezarı.
İçinden kılıç çıkıyor, balta, kalkan hatta iki tane de at. Arkeologlar da tamam burada önemli bir savaşçı yatıyor. Adam belli ki komutan demişler. Ve 100 yıl boyunca da böyle bilinmiş.
Ama meğer hiç de öyle değilmiş. Hemen dönüyorum anlatacağım. Size bir soru sorayım. Takı dediğimizde aklınızda nasıl bir insan canlanıyor?
Muhtemelen bir kadın değil mi? Ama eski mezarlara bakınca üstü başı boncuklarla, altınlarla dolu bir sürü erkekle de karşılaşıyoruz. İtalya'daki Arena Candide mağarasında yaklaşık 28 bin yıl önce gömülmüş 15 yaşlarında bir gence ait bir iskelet var mesela. Arkeologlar ona prens diyorlar.
Başında deniz kabukları var. Geyik dişlerinden yapılmış bir başlık var. Yanında mamut fil dişinden kolye uçları. Ya da Bulgaristan'daki Varna nekropolü.
Bu da yaklaşık 6500 yıllık dünyanın bilinen en eski büyük altın hazinesi. Oradaki en zengin mezarlardan biri yine böyle yüksek statülü bir erkeğe ait. Ve o tek mezardan 990'dan fazla altın parça çıkmış. Yani bir buçuk kilo kadar.
Daha yakına gelelim. Nakkaş Sinan Bey'e ya da Şiblizade Ahmet'e atfedilen o meşhur gül koklayan Fatih portresi vardır. Görmüşsünüzdür. Ona bir daha bakalım. Elinde bir yüzük vardır. Adı zihgir. Aslında bir okçu yüzüğü bu. Yay kirişini çekerken baş parmağı korumaya yarıyor. Ama zamanla Osmanlı seçkinleri arasında bu bir statü takısına dönüşüyor.
Topkapı Sarayı Müzesi'nde de vardır böyle yeşimden altın işlemeliği, yakut ve zümrütle bezenmiş zihgirler, gezenler hatırlayacaktır, görmüştür. Birkaç hafta önce de böyle Büyük Erkek Feragati diye bir bölüm yayınlamıştım. Orada da bir portreye bakmıştık. 1701 Güneş Kral, 14. Louis portresine. O da böyle dantel, pudra, kırmızı topuk, mücevher filan bahsetmiştik orada.
Ve demişti ki o gün o dönemde bunlar gücün üniformasıyla o yüzden erkekler de süslenirdi. Yani erkeğin böyle süsten elini çekmesi düşündüğümüzden çok daha yeni bir şey. Peki takı kadın işidir, ön yargısı nereden çıktı diyeceksiniz. Aslında bu sorunun cevabı biraz da arkeologların kendisinde.
1966'da Chicago'da Man the Hunter yani avcı erkek adıyla bir toplantı düzenlendi. Antropoloji dünyasında çok önemli bir toplantı olarak kabul ediliyor ama insan evriminin hikayesi büyük ölçüde avlanan erkeğin üzerinden anlatılıyordu orada. 1970'lerin başında antropolog Sally Slocum, Woman the Gatherer yani toplayıcı kadın başlıklı makalesiyle bu erkek merkezli bakışı eleştirdi bilim dünyasındaki. Ve 1984'te de Margaret Kahnke ve Janet Spector adlı iki arkeolog toplumsal cinsiyet arkeolojisinin temel metinlerinden birini yazdı.
Neden önemli bunlar? Çünkü uzun yıllar arkeologlar mezarlara şöyle bakıyordu. Eğer yanında silah varsa erkek, boncuk varsa kadındır. Yani cinsiyeti orada bulunan eşyalara bakarak tahmin etmeye çalışıyorlardı.
Kendi kendini doğrulayan bir döngü. İşte feminist eleştiri bu döngüyü sorgulattı ama kırmak biraz zaman aldı. İsveç'teki o komutan da ilk başta böyle erkek sanılmış. 2017'de DNA'sına bakmışlar. Komutan meğer bir kadınmış.
Takının kadınla ilişkisinin daha karanlık bir tarafı da var bu arada. Ekonomist Thorstein Webelin, Büyük Erkek Feragati bölümünde konuşmuştuk kendisinden. Erkek sadeleştikçe karısının elbisesi kabarıyordu demiştik. Çünkü kadının giysisi kocasının zenginliğinin bir çeşit vitrini gibi bir şey.
Takılar da o vitrinin parçası. Öteki taraftan bakınca başka kültürlerde kadının takısı aslında onun bir çeşit ekonomik güvencesi. Anadolu'da özellikle bunu görürüz değil mi? Kolundaki bilezik kadının güvencesidir denir.
Düğünde takılan altınlar bu yüzden çok önemlidir. Uğruna ne kavgalar edilir biliyorsunuz. Yani takı bazen bir gösteriş ama bazen de bir güvence aracı. Hiçbir zaman yalnızca süslenmek için kullanılmamış.
Bazen güç için, bazen para için, bazen kimlik için. Peki takıyı en çok nerede görüyoruz? Kuyumcuları saymıyorum. Sanat eserlerinde görüyoruz değil mi?
Resimlerde, heykellerde, minyatürlerde. Sanat eserlerinde takı yalnızca bir süs olabilir mi? Şimdi süslü takı deyince benim aklıma inciler geliyor mesela. Mesela tablolara ismini de veriyor.
O kadar yaygın ki, o kadar çok sık görüyoruz ki. Bugün bile hala çok kıymetli. 16. yüzyılda İngiltere kraliçesi 1. Elizabeth'in portrelerine bakalım mesela.
Dinleyenler için söyleyeyim. Her yerde inci var arkadaşlar. Elbisesinde, saçında, boynunda katman katman inci. Çünkü inci o dönem saflı, bekaretin sembolü.
Hiç evlenmeyen bakire kraliçede kendi imajını böyle işte inciler kullanarak kurmaya çalışıyor. Kraliçe incilerle kim olduğunu söylüyor bize. 400 yıl sonra bir ressam da aynı şeyi bu kez Yeşim'le söyledi. Frida Kahlo.
Otoportrelerinde ve fotoğraflarında sık sık görürsünüz o Yeşim süslemeleri, takıları. Bunlar Kolomb öncesi Meksika'ya ait Yeşim kolyeler. Ve bu da işte kökenine, Meksika kimliğine de bağımlılığının bir ifadesi olarak yorumlanmış. Yani Kalo için takı bir aidiyet beyanı gibi bir şey.
Tıpkı 142 bin yıl önceki o kabuk boncuklar gibi. Tamam aidiyet kısmını anladık. Takı çok uzun zamandır insanın bir iletişim, bir ifade aracı. Peki işin biyolojik, psikolojik tarafı ne olabilir diyeceksiniz.
Süslenmeye ilgimiz nereden geliyor bu anlamda? bazen başka canlılara bakmak hani büyük resmi görmemize yardımcı olur arkadaşlar. Hayvanlarda da süslenmeye çok yakın davranışlar var mesela. Avustralya'da saten çardak kuşundan bir örnek vereceğim şimdi size.
Erkekler dişileri etkileyebilmek için çardak denen yapılar kuruyor ve bunları mavi nesnelerle süslüyor. Mavi tüyler, mavi çiçekler hatta maalesef mavi plastik şişe kapakları. Biyolojide buna yakın bir fikir var. Amot Zahavi'nin 1975'te ortaya attığı handikap ilkesi.
Burada da tavus kuşunun kuyruğunu düşünmemiz gerekiyor. Taşıması zordur çünkü değil mi? O pahalı bir şeydir. Yırtıcılara karşı dezavantajlıdır ama tam da bu yüzden bir mesaj veriyor.
Nedir o mesaj? Ben bunu taşıyabilecek kadar güçlüyüm diyor tavus kuşu bize. Sungir'deki binlerce saatlik boncuklar gibi yani. Yani o da bir güç ifadesiydi ya, zahmetli olduğu için inandırıcıydı.
Benim bu zahmete ayıracak gücüm var, vaktim var, imkanım var mesajını veriyordu. 3000 saat, 5000 saatlik yemek. Ama bizim çardak kuşundan farkımız şu, onun süsü bize bir tek şey söylüyor. Bizim takılarımız öyle değil, katman katman anlamlar taşıyor.
Kim olduğumuzu, kime ait olduğumuzu, kimi sevdiğimizi, kimi kaybettiğimizi. Bir de takının kimseye bir şey söylemediği, yalnız size bir şey ifade ettiği anlarda var. Sahip olduğumuz bazı nesneleri kendimizin bir parçası, bizim bir uzantımız gibi görüyoruz. Mesela babaannenizden kalan bir yüzüğü düşünün şimdi de.
Kuyumcuya götürseniz onun gramı şey belli ama sizin için o çok değerli bir fiyatı yok. Çünkü o yüzük artık sizin için bir nostalji, bir hafızaya dönüşmüş durumda. Ya da sevdiğiniz bir sanatçının konserinde aldığınız bir tişört daha da basit bir örnek. O da öyle basit bir tişörtten fazlası değil mi?
Yıllar önce iki ağ etkisi diye bir video yapmıştım YouTube kanalımda. Kendi elinizle kurduğunuz hani böyle derme çatma yamuk kitaplık mağazadakinden daha çok sevilir değil mi? Kendiniz yaptınız. Mağazadaki öyle değil.
Mağaradaki o kişi de işte kabuğun deliğini kendi elleriyle açtı. Böyle tık tık tık sabırla. O kolyeyi ondan daha çok seven olamazdı bence. İşte takılara yüklediğimiz anlamların bir kısmı böyle bir histen geliyor.
Alyansın neden sol elin yüzük parmağına takıldığını biliyor musunuz mesela? Bu alışkanlığın kökü de yine romantik bir efsaneye dayanıyor. Romalı yazar Aulus Gelyus İskenderi'yle bir bilginden şunu aktarmış. Mısırlılar bu parmaktan kalbe doğru böyle ince bir sinir uzandığını zannediyormuş.
17. yüzyılda bir İngiliz hukukçu buna Latince bir ad koymuş. Vena amoris demiş yani aşk damarı. Böyle bir şey yok bu arada.
Böyle bir damar olmadığını artık biliyoruz. Ama hikayesi o kadar işlemiş ki kültürümüze o kadar güzel ki bir yandan da o parmağa yüzük takmayı hala sürdürüyoruz. Oradan kalbe giden bir yol var falan gibi. Ama bazı hikayeler çok daha yeni.
Bugün köklü bir gelenek sandığımız tek taş elmas yüzük mesela. Tarihten gelmiyor arkadaşlar onun değeri. Son derece başarılı bir reklam kampanyasından doğmuş. 1930'larda büyük buhran yaşanıyor biliyorsunuz.
Elmas fiyatları çöküyor. Nişan yüzüklerinde elmas var ama küçük ve ucuz taşlar o zamanlar. İşte elmas devi The Beers bir reklam ajansıyla çalışmaya başladı ve derdi tabi insanlara daha büyük daha pahalı taşlar almaya ikna etmek. 1947'de ajansın reklam yazarı Francis Geretti bir cümle bulmuş.
A diamond is forever yani elmas sonsuzdur forever. İşte bu slogan insanların zihninde o sonsuz aşk fikriyle birleşmiş ve çok da tutmuş. Sonradan 20. yüzyılın en iyi reklam sloganı seçildi bu arada.
Yani takı bir yanıyla 142 bin yıllık bir ihtiyaç bir yanıyla da böyle her kuşağın yeniden yazdığı bir hikaye. O yüzden biz dönelim ateşimizin başına. O kabuğu delen kişinin yüzünü hiç bilmeyeceğiz. Adını, sesini, hangi dilde güldüğünü, kimi sevdiğini.
Ondan bize kalan tek şey boynuna geçirdiği o birkaç tane kabuk parçası. Belki takı biraz da bunun için var değil mi? Yaşarken kim olduğumuzu, kime ait olduğumuzu gösteriyor. Biz gittikten sonra da geriye sadece o kalıyor.
Babaannenizden kalan o yüzük gibi. Bir gün sizin taktığınız bir yüzük de başka birinin parmağına geçecek. O belki sesinizi unutacak ama yüzüğü çıkarmayacak. Ateş sönüyor.
Mağaradaki o kişi kabuğu boynuna geçirdi bile. Yarın yiyeceğini hala bilmiyor ama kuraklık gelirse kimin kapısını çalacağını biliyor. Tarımdan önce yiyecek biriktiremiyorduk ama birbirimizi biriktirebiliyorduk. Boncuk da biriktirin tabi ama önce dostlarınızı.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.