
2.850 kelime · ~14 dk okuma
Şu saate bir bakın. Eski sıradan bir çalar saat bu. Tıkırtısını duyuyorsunuz herhalde. Mikrofona epeyce bir yakın.
Bunu dün akşam kurdum. Birazdan çalması lazım. Şimdi sizden bir şey rica edeceğim. Saati bekleyin lütfen.
Hepimiz biliyoruz değil mi çalar saatin nasıl çaldığını. Zırıldayan bir metal sesi vardır ya o çan sesi. Şu anda kafanızda duymaya başladınız bile. Birazdan çalacak zaten.
Biraz daha bekleyelim. Biraz daha. Çalmadı ama başka bir şey oldu değil mi? Hiçbir ses gelmedi ve siz o boşluğu hissettiniz.
Bir anlığına içinizden bir şeyler boşa düştü. Beklediğiniz ses gelmeyince gelmediğini hemen fark ettiniz. Bu saat bozuk bu arada zaten hiç çalmayacaktı ama bu küçük oyunun arkasında aslında büyük bir mesele var arkadaşlar. Beynimiz dünyayı sürekli tahmin ederek yaşıyor.
Beklediği bir şey olmayınca bunu hemen fark ediyor. Ama hiç beklemediği bir şeyin eksikliğini çoğu zaman görmüyor bile. Bunu 130 yıldan daha fazla bir zaman önce kurmaca bir dedektif bir köpek üzerinden anlatmış. Bugün de aynı meseleyi her gün kullandığımız o yapay zeka sohbet robotlarında görüyoruz.
Peki beynimiz gelmeyen bir sesi nasıl fark ediyor da bazen gözünün önündeki koca bir eksikliği görmüyor? Yıl 1892. Yazar Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes'un yeni bir hikayesini yayımladı. Adı Silver Blaze, Türkçe'ye Gümüş Şimşek diye de çevrildi.
Hikaye kısaca şöyle. İngiltere'nin en ünlü yarış atlarından biri, büyük yarıştan birkaç gün önce Dartmoor'daki ahırından kayboluyor. Atın antrenörü John Straker da ertesi sabah Bozkır'da ölü olarak bulunuyor. Kafasına ağır bir darbe almış.
Olay yerinde epeyce bir ipucu var. Çamurda izler var, bıçak, kravat filan. Müfettiş Gregory bu ipuçlarının peşine düşüyor. İşte civarda görülen yabancılar sorgulanıyor.
Hatta bir şüpheli de bulunuyor ama taşlar bir türlü yerine oturmuyor. Sonra Holmes ile Gregory arasında polisiye tarihinin en meşhur konuşmalarından biri geçiyor. Dikkatimi çekmek istediğiniz başka bir nokta var mı? Ama köpeğin gece yaptığı tuhaf şey.
Köpek gece hiçbir şey yapmadı ki. E işte tuhaf olan da bu zaten. Ahırda bir bekçi köpeği var. Gece biri içeri girip atı dışarı çıkarıyor ve buna rağmen köpek havlamıyor.
Neden havlamıyor? Çünkü içeri giren kişiyi tanıyor olmalı değil mi? Yani ahıra yabancı biri girmemiş o zaman. Ve sonunda ortaya çıkıyor ki atı gece ahırdan çıkaran kişi antrenörün kendisi.
Straker yarışı kaybetsin diye atı gizlice sakatlamak istemiş. At da onu tekmeleyip kaçmış. Holmes'ü bu sonuca götüren ikinci bir ipucu daha var ve o da benzer bir şey. O gece ahırda nöbet tutan Seyis bayıltılmış.
Akşam yemeğine toz halinde afyon katılmış. Yemekte acılı baharatlı bir curry. Holmes şunu fark ediyor. Afyonun kendine has bir tadı var ve bu tadı ancak böyle ağır baharatlı bir yemek bastırabilir.
O akşam sofraya Curry gelmesine ancak evden bir kişi karar verebilir. Yani afyonu katan kişi dışarıdan gelmiş bir yabancı olamaz. Evin içinden birisi olmalı. Şimdi tabi bu Gregory'e de haksızlık etmeyelim.
Aptal bir karakter olarak yazılmamış. Olay yerinde olan her şeye bakıyor. Bıçağa bakıyor. İşte orada gördüğü izler var onlara bakıyor.
Kravata bakıyor filan ama Holmes orada bambaşka bir soru soruyor. Burada ne yok sorusunu soruyor. Daha doğrusu ne olması gerekiyordu da olmadı. Ve dikkat edin, başta saatle yaptığınız oyunda siz o boşluğu hemen fark ettiniz.
Gregory fark etmedi. Aradaki fark ne? Siz bu saatin çalmasını bekliyordunuz. Gregory ise köpeğin havlamasını hiç beklemiyordu.
Oysa Holmes gece ahıra biri girdiğinde bekçi köpeğinin havlaması gerektiğini düşünebilmişti. Yani beynimiz bir yokluğu ancak orada bir şey bekliyorsa fark ediyor. Bunu beynin elektrik sinyallerini ölçen deneylerde de görüyorlar. Birine düzenli aralıklarla bir ses dinletiyorsunuz.
Bir, bir, bir sonra bir tanesini atlıyorsunuz. Beyin o sesin gelmesi gereken anda tepki veriyor. Yani beklediği sesin gelmemesini de bir şekilde kaydediyor. E siz başta saatle zaten bunu yaşadınız.
Evde de zaten sık sık yaşarız değil mi bunu? Mutfakta oturuyorsunuz, buzdolabının motoru çalışıyor ama siz onu bir şekilde duymuyorsunuz. Sonra ne oluyor? Motor bir anda duruyor ve odaya bir sessizlik çöküyor.
Ha buzdolabı çalışıyormuş. O an fark ediyorsunuz. Saatlerdir bir uğultu varmış odada. Ama beyniniz o sese o kadar çok alışmış ki onu duymayı bırakmış artık.
Sesi ancak durunca fark ettiniz. Peki beyin duymadığı bir sesi nasıl bekleyebiliyor? Bunu anlayabilmek için önce beynin dünyayı nasıl gördüğüne bakmamız lazım. Bilim insanları uzun süre beynin bir fotoğraf makinesi gibi çalıştığını düşünmüş.
Yani işte ışık göze geliyor böyle ve sonra beyin görüntüyü alıyor ve biz de dünyayı olduğu gibi görüyoruz. Sonra biri bir tren yolculuğunda bunun o kadar da basit olmadığını fark etmiş 1910 yılında. Anlatılana göre Max Wertheimer adında genç bir psikolog tatile gitmek için Viyana'dan trene biniyor. Yolda aklına bir fikir geliyor ve işte o fikir onu o kadar çok heyecanlandırıyor ki Frankfurt'a trende iniyor hemen.
Bir oyuncakçıdan bir stroboskop alıyor. Stroboskop resimleri hızla ard arda göstererek hareket ediyormuş gibi gösteren bir oyuncak. Bu tür oyuncaklar 1830'lu yıllardan beri satılıyor dükkanlarda. Sinemada zaten 1895'den beri var.
Yani bu ard arda gösterilen resimlerin hareket ediyormuş gibi göründüğünü zaten herkes biliyor. Bilinmeyen şey bu yanılsamanın nerede oluştuğu. Çünkü o dönem yaygın olan bir açıklama şöyle. Göz gördüğü görüntüyü bir anlığına tutuyor.
Retinada bir iz kalıyor ve ard arda gelen izler birbirine karışıp sanki böyle hareket gibi görünüyor. Yani iş gözle bitiyor sanılıyordu o zamanlar. Burada şimdi küçük bir itirafım da var. Sinemanın doğuşunu konuştuğumuz bölümde ben de tam olarak böyle bir şey anlatmıştım.
Görüntü gözümüzün önünden gittikten sonra bir süre daha algılanıyor. Adı da görme sürekliliği. Kulağa çok mantıklı geliyordu. Ben de dönüp bakmamıştım ama şimdi anlatacağım deney hareketin aslında nerede doğduğunu bambaşka bir yerde gösterecek bize.
Wertheimer Frankfurt'taki enstitüde iki genç meslektaşını denek olarak oturtup bazı deneyler yapıyor arkadaşlar. arkadaşlar deneklere peş peşe iki tane çizgi gösteriyor ve aradaki süreyi değiştiriyor süre uzunken denekler iki ayrı çizgi görüyor belli bir aralıkta tek bir çizginin bir yerden böyle öbürüne doğru gittiğini görüyorlar süreyi belli bir noktaya kadar kısaltıncaysa tuhaf bir şey oluyor denekler iki çizgiyi de yerinde duruyor gibi görüyor ama aralarında bir hareket hissetmeye başlıyor hareket eden bir şey görmüyorlar ama yine de bir hareket görüyorlar İşte Wertheimer buna saf hareket diyor. Bir de şunu deniyor. Çizgilerden birini bir göze, öbürünü diğer göze gösteriyor.
Hareket yine görülüyor. Oysa iki ayrı gözdeki iki iz retinada birbirine karışamaz. Demek ki bu hareketi göz değil, beyin kendisi kuruyor. Wertheimer'ın katkısı işte bu.
Herkesin bildiği bir yanılsamanın beyinde oluştuğunu göstermesi, gözde değil. Bu da dönemin psikolojisine epey ters düşüyor. Çünkü o zamanlar algıyı küçük duyu parçalarının toplamı gibi inceliyorlardı. Böyle bir eğilim vardı.
Sanki filmin karelerine teker teker bakıyorlardı yani. Wertheimer'ın deneyleri ise hareketin kendi başına bir algı olduğunu gösteriyor. İki durağın çizgiyi ne kadar incelerseniz inceleyin, hareketi çizgilerin içinde bulamıyorsunuz. Yani iki çizginin arasındaki boşluğu orada hiç olmayan bir hareketle beyin kendisi dolduruyor.
Bunu bir kenara yazın birazdan döneceğiz buna. Wertheimer bu çalışmayı 1912'de yayınlıyor ve iki arkadaşıyla birlikte psikolojideki meşhur o Gestalt diye bilinen bir ekolün temelini atıyorlar. Bu ekolün meşhur bir cümlesi de var. Bütün parçaların toplamından farklı bir şeydir.
Yani bütünün kendisinde parçaların hiçbirinde olmayan bir şey var. Bugünkü nörobilim bu fikri bir adım daha ileri taşıyor. Buna tahmine dayalı işleme diyorlar. Tahmine dayalı işleme.
Şöyle anlatabiliriz bunu da. Beyin kafa tasının içinde oturuyor ya ve dışarıya doğrudan göremiyor. Gözlerden, kulaklardan filan gelen sinyallere bakarak dışarıda ne olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. Hatta sürekli bir tahmin üretiyor ve gelen bilgiyi bu tahminle karşılaştırıyor.
Mesela işte sabah kalkıyorsunuz, salona gidiyorsunuz. Koltuğu, masayı, perdeyi her sabah sıfırdan incelemiyorsunuz. Beyniniz onların orada olduğunu zaten biliyor. Gözünüzden gelen bilgi sadece bir kontrol.
Evet hepsi yerinde. Bu kadar. Her şey tahminle uyuşuyorsa beyinde fazla uğraşmıyor. Dikkatini hemen başka bir yere veriyor.
Peki neden böyle çalışıyor dersiniz? Çünkü beyin çok pahalı bir organ arkadaşlar. Vücut ağırlığımızın %2'si kadar ama vücudun harcadığı enerjinin %20'sini tek başına yakıyor. %20, 5'te birini.
Her şeyi her an sıfırdan işlemeye kalksa bu enerji yetmez. O yüzden bildiğini varsayıyor ve sadece beklemediği şeylere dikkat ediyor. Ama masadaki saat bir sabah yerinde olmasa ya da işte salonda bir gölge görseniz her zaman olmayan bir şey işte o anda beyin hemen alarma geçiyor. Çünkü yaptığı tahmin tutmadı.
Holmes'ün köpeğinde de durum böyleydi. Gece ahıra gelen o tanıdık ayak sesleri, o tanıdık koku köpeğin kafasında hiçbir alarm üretmedi. Her şey beklediği gibiydi çünkü. O yüzden havlamadı o da.
Alarm vermedi yani. Bu işin bir de şaşırtıcı bir tarafı var. Tahmin tuttuğunda beyin gerçekten bakmayı bırakıyor. 1998'de Amerika'da iki psikolog bir üniversite kampüsünde şöyle bir deney yaptı bununla ilgili.
Bir araştırmacı yoldan geçen birine yaklaşıp bir yol soruyor. Tam konuşurlarken iki kişi ellerinde böyle kocaman bir kapıyla onların arasından geçiyor. Kapı geçerken yol soran adam kapının arkasına hemen saklanıyor ve taşıyan adamlardan biriyle yer değiştiriyor. Sihirbazlık gibi bir şey.
Kapı aradan geçip gidiyor ve karşınızda artık bambaşka biri duruyor. Üstündeki kıyafeti farklı, boyu farklı, sesi filan bambaşka biri. Peki insanlar bunu fark ediyor mu dersiniz? Yaklaşık yarısı fark etmiyor arkadaşlar.
Arkadaşlar aynen yol tarif etmeye hani kaparadan geçtikten sonra yaptıkları tarife kaldıkları yerden devam ediyorlar. Çünkü beyni karşısındaki kişiye bir kere bakmış kaydetmiş ve ya bu adam az önceki adam diye varsaymış. Tahmini kontrol etmeye gerek duymamış. Yazarımız Arthur Conan Doyle bunu da biliyormuş gibi sanki.
Atın adı Silver Blaze yani alnındaki beyaz leke. Hikayede atı saklayan adam o lekeyi boyuyor. Yarış günü at pistte koşuyor ve sahibi kendi atını tanıyamıyor. Holmes atın yüzünü yıkayana kadar.
Bu tahmin etme işini gündelik hayatta her gün yaşıyoruz bizlerle. Hiç itilerek açılan bir kapıyı çekmeye çalıştığınız oldu mu? Ya da tam tersini yapmaya çalıştığınız. Kapıda tutacak bir kol gördüğünüzde beyniniz hemen çek diyor değil mi?
Düz bir yüzey gördüğünüzde de it diyor. Tasarımcı bunun tersini yaptıysa eğer o kapıda takılıp kalıyorsunuz. Bu tür kapılara tasarımcılar arasında bir isim de takılmış. Norman kapısı deniyor.
Bu isim sorunu kitabında anlatan bilissel bilimci Dan Norman'dan almış arkadaşlar. Şimdi buraya kadar ne yaptık? Beynin bizi yormamak adına kullandığı o kestirme yolları konuştuk ama bu tahmin huyunun bir de olumsuz bir tarafı var. Beyin eksik bir yer gördüğünde orayı boş bırakmayı pek sevmiyor çünkü.
Çünkü kısa bir aradan sonra 200 yıldır herkesin inandığı bir hikayeye ve bilmediği soruya bilmiyorum demekte zorlanan makinelere bakacağız hep birlikte. Tekrar hoş geldiniz. Akşam eve dönüyorsunuz dışarıda bir fırtına var çok şiddetli. Kapıyı açıyorsunuz ve salondaki en sevdiğiniz vazo yerde paramparça.
Kediniz de masanın kenarında oturmuş size bakıyor. Tüyleri de ıslak. Ne düşünürsünüz? Kedi yaptı değil mi?
Ama tam kediyi böyle azarlamaya hazırsınız bir bakıyorsunuz sabah çıkarken pencereyi açık unutmuşsunuz. Rüzgar perdeyi savurmuş masadaki örtüyü çekmiş vazoda örtüyle birlikte yere düşmüş. Kedi de yazık o gürültüden korkup masaya çıkmış. Siz o birkaç saniyede kedinin suçlu olduğuna tamamen ikna olmuştunuz halbuki.
Çünkü beyniniz kediyi ve kırık vazoyu aynı karede görünce aradaki boşluğu hemen o bilindik hikayeyle dolduruverdi. Wertheimer'ın iki çizgisinin arasına hareket koyan beyin burada da iki şeyin arasına bir suçlu bulup yerleştirdi. Şimdi Fall'la ilgili bir bölüm yapmıştık hatırlayanlar vardır belki orada da buna yakın bazı şeylerden bahsetmiştik. Mesela Barnum etkisinden birisi size herkese uyabilecek genel bir cümle kuruyor.
Siz de o cümlenin boşluklarını kendi hayatınızla dolduruyorsunuz ve sonra aa nasıl bir iddia falan diye şaşırıyorsunuz. Bu boşluk doldurma huyu bazen deyimlere bile yerleşmiştir arkadaşlar. Mesela İngilizce'de Red Herring diye bir deyim var. Kelime anlamıyla kırmızı ringa balığı.
Anlamı da dikkati asıl meseleden başka yere çeken yanıltıcı ipucu. İngilizce polisiye romanlarda da belki duymuşsunuzdur. Okuru yanlış şüpheliğe yönlendiren ipucuna Red Herring denir. Gregory'nin peşine düştüğü ipuçlarından birini hatırlıyor musunuz?
Ölü adamın elinde sıkıca tuttuğu bir kravat. Rengi de kırmızı siyah. Yani Gregory kelimenin tam anlamıyla kırmızı bir ipucunun peşine takılmış. Benim çok sevdiğim bir dizi var Mentalist diye.
Onun da bütün bölümlerinin adında bu Red geçer. Red candan dolayı başka bir konu ama ipuçlarını kırmızıyla böyle birleştirmek. Hepsi böyle işte gördüğünüz gibi toparlanıyor. Bu deyimin nereden geldiğine dair çok yaygın bir açıklama da var.
Eskiden İngiltere'de av köpeklerini eğitirken dikkatleri dağılıyor mu diye bakmak için yola kokusu ağır tütsülenmiş ringa balıkları sürülürmüş. Deyim oradan kalmış diyorlar. Kulağa gayet mantıklı geliyor değil mi? İşin tuhafı eski av kitaplarında ringa balı gerçekten geçiyor ama tam tersi bir iş için.
Köpeğe iz sürmeyi öğretmek için, köpeği izden saptırmak için ringa sürüten bir av geleneğinin hiçbir kaydı yok. Deyimin bugünkü anlamını yayan kişi William Cobbett adında bir İngiliz gazeteci. Kendisi 14 Şubat 1807'de yazdığı bir yazıda çocukken tazıları tavşanın izinden saptırmak için ringa balığı kullandığını anlatmış. Muhtemelen uydurma bu.
Zaten bu gazetecinin asıl derdi de Napolyon'un yenildiğine dair yanlış haber yapan İngiliz vasınıyla dalga geçmek. Gazeteciler de böyle bir ringa balığının peşine takılmış diyor. Yani bu deyimin kökenine dair 200 yıldır anlatılan hikayenin kendisi aslında insanları yanlış yönlendirmiş. Mantıklı bir açıklama bulununca kimse de dönüp bakmamış aslı astarı nedir diye.
Açıkçası beni de en çok güldüren kısmı bu zaten. Görme sürekliliğini anlatırken ben de böyle bir ringa balığının peşine takılmıştım. Neyse şimdi bu meseleyi bugüne getirelim. Son birkaç yılda hepimiz ne yapıyoruz?
Yapay zeka sohbet robotlarıyla botlarla iletişime geçtik. Onlarla konuşuyoruz değil mi? Bu modellerin çok bilinen bir sorunu var. Bazen bilmedikleri bir soruya son derece emin bir dille.
Tamamen uydurma bir cevap veriyorlar. Hatta bunu yaparken de o kadar böyle ikna ediciler ki yani herhalde doğrudur diyorsunuz. Buna halüsinasyon deniyor biliyorsunuz. Eylül 2025'de OpenAI'dan araştırmacılar bu konuda bir makale yayınladılar.
Ve makalenin yazarlarından Adam Calley diye birisi var bir deney anlatıyor. Sohbet robotlarına kendi doktor o tezinin adını sormuşlar. Üç ayrı model, üç ayrı başlık söylemiş. Üçü de kendinden emin, üçü de yanlış bir şekilde.
Doğum gününü sormuşlar. Bir model 3 denemede 3 farklı tarih vermiş. Bunlar da yanlış. Peki neden bilmiyorum demiyorlar? Araştırmacıların açıklaması hepimizin çok iyi bildiği bir konsepte dayanıyor. Çoktan seçmeli sınav konseptine.
Bir sorunun cevabını bilmiyorsunuz diyelim, boş bırakırsanız ne olur? Sıfır alırsınız değil mi? Ama rastgele bir şık işaretlerseniz e belki de tutar. 4 seçenek varsa %25 doğru.
İşte bu modellerde eğitilirken ve test edilirken çoğunlukla doğru cevap sayısına göre puanlanıyorlar. Bilmiyorum demek sıfır. Tahmin etmekse arada bir tutuyor, puan getiriyor. Ve sonuçta modelde bilmiyorum demek yerine tahmin etmeyi öğreniyor.
Bilmiyor. Araştırmacılar da bu duruma bir çözüm önermişler. Puanlamada emin bir dille verilen yanlış cevap bilmiyorum demekten daha ağır cezalandırılmalı. Yani bilmediğini bilmek ya da söylemek uydurmaktan daha karlı hale gelmeli.
Bizim sınavlardaki gibi üç yanlış bir doğruyu götürmeli yani arkadaşlar. Bu modeller temelde bir cümlenin devamında en olası kelimenin ne olduğunu tahmin eden sistemler Ve bir yerde yaptıkları iş bizim beynimizin yaptığına birazcık benziyor. Eldeki bilgiye bakıp en olası devamı üretmek. Şimdi biraz da kendimize aynaya bakalım.
Biz bundan çok mu farklıyız? Sevdiğiniz biri mesajınıza iki saat cevap vermediğinde ne yapıyorsunuz hemen kafanızda? Senaryolar kurmaya başlıyorsunuz. Ya da gece karanlık bir sokakta rüzgarda sallanan bir poşeti bir anlığına bir insana filan benzettiğiniz oluyor mu?
Ama bilgi eksik kaldığında beyin o boşluğu boş olarak bırakmıyor. Ve çoğu zaman en bildik ya da en korkutucu hikayelerle dolduruyor. Bunu bir kere kendi kulaklarınızla da yaşamıştınız aslında. Ses yanılsamalarını anlattığım bir video vardı.
Size aynı paragrafı iki kez dinletmiştim. Kelimelerin arasındaki boşluklara anlamsız gürültüler serpiştirmiştik. Beyniniz o gürültüleri harf yerine koydu, cümleyi tamamladı ve siz hiçbir eksik duymadınız. O gün buna bir nevi halüsinasyon da demiştim.
Yani yapay zekaya taktığımız bu ismi önce kendi kulaklarımız hak etmiş. İngilizce'de bir söz vardır. Hiç haber yoksa bu iyi haberdir diye. Bizde de aslında buna benzer bir söz var.
Kara haber tez duyulur diye. Yani kötü bir şey olsaydı haberi çoktan gelirdi. Bence bu sözler tam da bu yüzden var arkadaşlar. Çünkü beynimizin varsayılan ayarı bunun tam tersini söylüyor.
Haber gelmeyince aklımız hemen en kötü olasılıklara doğru kayıyor. Belki de kendimizi sakinleştirmek için bu tür sözleri ara sıra tekrarlasak fena olmaz. Beynimizin bize oynadığı bir tahmin oyunundan daha bahsedeceğim şimdi size. Bence çoğunuzun başına bu da gelmiştir.
Cebinizde telefonunuzun titrediğini hissediyorsunuz. Çıkarıp bakıyorsunuz hiçbir bildirim yok. Hatta bazen telefon cebinizde bile değil. Bunun adı hayalet titreşim arkadaşlar.
Hastane çalışanlarıyla yapılan bir araştırmada katılımcıların 3'te 2'si bunu yaşadığını söylemiş. Hastanedekiler birbirlerine sürekli çağırıyor oluyorlar ya. Görmezden gelme gibi bir lüksleri de yok. Beyin telefonun titremesini o kadar sık beklemeye başlıyor ki bir süre sonra bacağınızdaki sıradan bir kas seyirmesini bile büyük ihtimalle titreşim diye yorumlamaya başlıyor.
Ama bu huy her zaman kötü sonuçlar doğurmuyor tabii. Hatta en sevdiğimiz şeylerden birini buna borçluyuz diyebiliriz. Alman edebiyat kuramcısı Wolfgang Eser'in bir fikri var bu konuda. Ona göre bir metin her şeyi söylemez.
Aralarda boşluklar bırakır. Bir romanda yazar bir karakterin pencere kenarında titreyen ellerini işte yere düşen mektubu anlatır. O karakterin o an ne hissettiğini tek tek yazmaz. O boşlukları siz doldurursunuz kendi hayatınızdan, kendi yaşadıklarınızdan bir şeylerle.
Kitap okurken yaptığımız işin büyük kısmı aslında bu. O boşlukları doldurma. O yüzden hani bazen izlediğimiz filmler, diziler filan o kadar tatmin edici gelmiyor. Ya aslında bunun kitabı daha güzeldi diye düşünüyoruz.
Çünkü o kitabı okurken hayal gücümüz, beynimiz o boşlukları bizden bir şeylerle filmdekilerden, dizilerdekilerden çok daha iyi dolduruyor. Bu saat bölümün başında çalmadı ve siz bunu hemen fark ettiniz çünkü bekliyordunuz. Gündelik hayattaysa bizim için en önemli yoklukların çoğunu fark etmiyoruz çünkü onları beklemeyi çoktan bırakmışız. Mesela eskiden sık sık arayan ama bir süredir aramayan bir arkadaşınız ya da evde her akşam duyduğunuz ama artık duymadığınız bir ses.
Bunlar bir gün aniden olmuyor. Yavaş yavaş eksiliyor ve beyin hiç durup da bunlara bir alarm vermiyor. O yüzden bir kez olsun Holmes gibi düşünmeyi deneyin. Olan şeylere bakmayı bir kenara bırakıp kendinize şunu sorun.
Hayatımda olması gereken ama bir süredir olmayan bir şeyler var mı? Havlaması gerekip de havlamayan bir köpek mesela. Eğer bulursanız belki bir telefon açmanın zamanı gelmiştir.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.