Podcast

yaşıma göre davranmaya mecbur muyum?

mecbur muyum?

1 hafta önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kaç yaşında ne yapmamız gerektiğini kim belirliyor? Belli bir yaşa gelince eğlenmeyi ve risk almayı bırakmak şart mı? Yaşımız sadece bir sayı mı, yoksa bizi kısıtlayan bir pranga mı?Mecbur muyum'un bu bölümünde "yaşçılık" (ageism) kavramını, üzerimizdeki toplumsal yaş baskısını ve içimizdeki oyunbaz çocuğu konuşuyoruz.



Bu bölümde:


(00:00) Yaşımız Üzerindeki Toplumsal Baskı

(06:21) Yaşam Evrelerinin İnşası ve Toplumsal Saat

(08:59) Martin Kohli ve Hayatı Üçe Bölen Endüstriyel Sistem

(10:49) Yaşçılık (Ageism) Nedir ve Nereden Çıktı?

(15:03) İçimizdeki Oyuncu Çocuk ve Yenilenen Beyinler

(18:44) NASA (JPL) Deneyi ve Deniz Fıskiyesi

(22:40) Yaş İnançlarımızın Bedenimizdeki Etkisi

(28:40) Olumlu Düşünce Ömrü 7.5 Yıl Uzatıyor mu?

(29:47) Anti-Yaşçılık Manifestosu




Yaratıcı: Ezgi EmelYapımcı: Podbee Media



Bu bölüm reklam ve sponsorluk içerebilir.

Bölüm Transkripti

4.610 kelime · ~23 dk okuma

Eğer bu podcastı dinliyorsanız podbe.com ve podbe app'ten de izleyebilirsiniz. Merhabalar herkese, Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün yine hayatımızın döneminde mutlaka karşımıza çıkmış bir ikilemden bahsedeceğim.

Yaşımıza göre davranma mecburiyetinden bahsedeceğim. Yaşımıza göre davranmaya mecbur muyuz? Kime göre, hangi yaşa göre, mecbur muyuz bir mumu ufledik diye aniden ne bileyim renkli giyinmeyi bırakmaya, daha kısık sesli gülmeye, oyun oynamaktan vazgeçmeye ya da belki hayatta yeni riskler almayı bırakmaya mecbur muyuz? Şöyle şeyler çok duyuyoruz işte otuzuna geldin hala bilgisayar oyunu oynuyorsun ya da kırkına gelmişsin hala işte ne bileyim piercing takıyorsun falan.

Ya da ellisinden sonra yeni kariyerin mi başlanır gibi. gibi bir biyolojik saatimizin yanı sıra bir de toplumsal saati var ve toplumun bazı hangi yaşta nelerin yapılması gerektiğine dair bazı ön kabulleri var. Bugün bu ön kabulleri sorgulayacağız. Bu kuralları kim yazdı? Bu toplumsal yaş kurallarını kim yazdı? Bunu sorgulayacağız.

Transkriptin tamamını oku

Yaş dediğimiz şey bizi belli kutulara hapseden bir tarih mi, bir sayı mı yoksa sadece dünyada geçirdiğimiz zamanın bir skoru mu? Bir yandan gerçekten biyolojik bir gerçeklik var ama biyolojik gerçeklik gündelik hayatımızı, kararlarımızı, tavrımızı, giyimimizi nasıl etkilemeli, ne şekillerde etkilemeli? Bugün bunu konuşacağız. Sosyolojiden gireceğiz, norevilimden çıkacağız ve tabii ki de her zaman mecbur muyum tarzında hayatın içinden anekdotlarla konumuzu süsleyeceğiz.

Bize dayatılan bu yaş prangalarına neden isyan etmemiz gerektiği hakkında da konuşacağız. Bu konunun ilhamını bana aslında üç olay verdi. İlki Sude Belkıs'la aslında bu konuyu konuşmak istiyordum çünkü o yakın zamanda bir şarkı çıkardı ve şarkısına dair gelen yorumlara bakıyordum ve işte olumlu yorumların yanı sıra şöyle olumsuz yorumlar vardı işte kırkına merdiven dayamışsın hala neler peşindesin falan gibi böyle ki Sude benden de küçük yani çok daha yeni otuz yaşlarına girmiş bir insan ama ona bile böyle kurkuna merdiven yok yetmişine merdiven dayamışsın falan yazsaydın diye düşündüm ben de. Ama kırkına merdiven dayamış olsa da yani hani neden kırkına merdiven dayamış bir insanın bir pop şarkısı yapaması ya da bir şarkı çıkartamasını yani böyle bir yaşçılık silahı var kullanılan.

Bir bu olay bir benim kendi kişisel yaşadığım bir olay. Ben Twitter'da aktifim bu aralar bir ilham geliyor bana. Takip edin bu arada. Ve bir tane şey paylaştım tamam mı?

Hear me out diye bir şey var. Bir trend var artık neredeyse eskimiş bir trend. Ve bilmeyenler için şu hear me out trendi. Hani böyle insanların geleneksel olarak çekici bulmadığı ama sizin çekici bulduğunuz, yükseldiğiniz insanlara bazen şeyleri yazıyorsunuz.

İşte ne bileyim hear me out'um, Ahmet Davutoğlu yazıyorsun mesela. Hani kimsenin pek böyle çekici, geleneksel anlamda çekici ya da seksi bulmadığı bir insanı sen seksi buldun, çekici buldun ya da bir eşyaydı olabilir ya da başka bir şey. Sen çekici buldun, beyan ediyorsun. Böyle bir şey var.

Ben de işte hear me out listem şudur falan yazdım ve altına da işte Yanis Varifakis, Hasan Piker, ne yazdım Javier Bardem, Roman Gavras'ı yazdım. Ve bunlardan hani Roman Gavras'la Yanis Varifakis işte Yunanistan'ın eski ekonomi bakanı. Belki biraz tartışmalı figürler ama Hasan'da Javier Bardem hani açık bir şekilde çekici bir figürler ve hani miş yani ben bu kadar uniform bir şekilde beğenildiğinin farkına değildim de öyleymiş gelen tepkilerden anladım. Ben de o zaman şey diye düşündüm ulan şey gibi mi oldu ya hani böyle Türksel hey işte bir böyle bir firma şey yazar ya böyle işte bir şirket mesela hey gençlik baksanıza falan hani böyle genç değildir ama gençmiş gibi davranmaya çalışırım böyle bazı şeylere öyle bir niyetim yoktu da öyle algılanmış gibi hissettim falan ve içimden de böyle şey diye düşündüm ulan gerçekten de hani böyle bir genç bir trende katılmamalı mıydım acaba bir saniye falan düşündüm.

Bir saniye falan bunu düşündüm. Bir bana bu ilham verdi. Hani kaç yaşındasın gençlerin trendlerine katılma falan gibi bu tepki bana ilham verdi. Üçüncüsü de arkadaşımla beraber cinsiyeti erkek olan bir arkadaşımla kalabalık bir grup olarak dışarıda idik işte bir konser dinliyoruz falan.

Ve bu arkadaşım da benim yaşlarımda bir arkadaşım 35 yaşında ve böyle 20'li yaşlarında bir kızla flört ediyordu. O akşam işte tanıştılar falan filan konuşuyorlar sohbet ediyorlar. Herkes de çok yargıladı bu olayı bizim arkadaş grubunda. Ne yapıyorsun sen?

İşte senden kaç yaş küçük? 13-14 yaş küçük bir kızla mı konuşuyorsun bilmem ne. Böyle bir yadırgadılar. O da savundu.

Yok yok çok olgun bir kız falan diye. Onu savundu falan işte. Yaşına göre çok olgun bir kız falan. Böyle de bir söylem vardır böyle şey.

Yaş farkı çok olduğunda böyle erkekler bunu hemen şey yaparlar işte. Ya yaşına göre çok olgun bir kız ya yargılamayın falan böyle. Ben bunun hani 20'li yaşlarındayken diğer tarafı oldum. ve hiçbir şey söylemezsen ve az konuşursan olgun gözüküyorsun ve seni insanlar olgun sanıyorlar da böyle ağzını açtığın zaman zaten olgun olmadığın genelde belli oluyor.

Neyse ne hikmetse de hep böyle 20-25 yaş arası kızlar çok olgundur. Böyle bir şey vardır. Neyse böyle yaşına göre çok olgun falan dediği zaman o açıklamayı o söylemi öne sürdüğü zaman o da benim kafamda böyle bir çentik attı ve hepsini birleştirdim. Yaşımıza göre uygun davranmak ne demek?

Yaşın üzerimizde bir tahakküm aracı olarak durmasına izin vermeli miyiz? Bir yandan gerçekten yaşlanıyoruz yani her gün herkes gençlerde, yaşlılarda daha da yaşlanıyorlar. Ve böyle biyolojikte bir gerçeklik var. Bu biyolojik gerçekliğin günlük hayatımıza, davranışlarımıza, hayata bakışımıza zerk olmasına ne kadar izin vermemiz lazım?

Bunları konuşacağız. Hazırsanız başlayalım. Birinci bölüm yaşam evrelerinin inşası ve toplumsal saat. Bir durup düşünelim.

Bize sürekli yaşın geldi, geçiyor, belirli yaşta belirli şeyleri yapmalısın diyen bir toplumsal saat var. Bu biyolojik saatten ayrı bir şey. Liseden sonra hemen üniversiteye gitmek, yirmilerin sonunda evlenmeni mesela. Otuzlarında belki bir araba almanı ya da bir ev almanı.

60'larında köşene çekilip torun bakmanı dikte eden bir toplumsal saat var. İnsanlar olarak hep böyle miydik? Tarihin başından beri kimliğimizin bu kadar merkezinde miydi yaşımız? Aslında hayır.

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yaş bir insanın kimliğinin temel bir bileşeni olarak bile görülmüyordu. İnsanlar sabah uyanıp eyvah 32 yaşıma girdim hala işte terfi alamadım hala sinir değilim. Hayatımın neresindeyim diye varoluşsal krizlere girmiyorlardı.

1900'lere gelindiğinde ama yaşam süreleri de uzadıkça nüfus sayımlarında insanlara kesin doğum tarihleri sorulmaya başlanıyor. Ve kaç yaşındasınız sorusu Amerikalar için temel bir tanımlayıcı haline geliyor nüfus sayımlarının yaygınlaşmasıyla. Ve biz bir sayıyla ve bir toplumsal saatin bu sayıya tekabül edişi üzerinden bir beklentiyle etiketlenmeye başlıyoruz. Tarihte biraz daha geriye tarım toplumlarına gidersek ne görüyoruz?

İnsanların çok azının yaşlılığa kadar yaşayabildiği eski toplumlarda yaşlılar kültürün koruyucusu ve öğretmeni olarak muazzam bir saygı görüyorlar. Yaşlanınca değer kaybetmiyorsun. Tam tersine bilgelik ve otorite kazanıyorsun. Ama 19 ve 20. yüzyıllarla birlikte hem matbaa icat oluyor, hızlı sosyal değişimler oluyor.

Geçmişin bilgisinin daha az önemli hale geliyor. Yani daha doğrusu geçmişin bilgisini sadece insanlar arayıcılarıyla değil yazılı olarak da aktarabilecek hale geliyoruz. Ve yaşlanmak doğal bir süreç olmaktan çıkıyor. Sosyal güvenlik ve emeklilik gibi programlarla çözülmesi gereken sosyal bir probleme dönüşüyor.

20. yüzyılda tüketim kültürünün patlamasıyla birlikte yepyeni bir gençlik kültü ortaya çıkıyor. Şu anda da hani en markalar falan en abazaca hep gençliğe satış yapmak isterdim. Genç, genç, genç gözükelim, genç kalalım, tüketici de genç kalsın, biz de gençlere hitap edelim falan.

Bizi sürekli genç kalmaya zorlayan, kozmetik ürünlerine ya da estetik çeşitli trendlere esir eden bir tür gerontofobi var. Yani yaşlanma korkusu, yaşlılık korkusu. Onun çok güç kazandığı bir dünya düzeninde bir Zeitgeist'dayız şu anda. Sosyolog Martin Kolde'nin ufuk açıcı bir analizi var.

Bu bölüme hazırlanırken ondan da faydalandım. Onun bir araştırması var çok atıf alan bir araştırması hatta. Modern toplumlarda yaşam seyrimiz zamanla kurumsallaşmıştır diyor. Hayatımız tıpkı bir fabrikanın üretim bandı gibi kronolojik olarak standartlaştırılmış ve 3 ana döneme bölünmüş.

İlki hazırlık, ikincisi çalışma, üçte emeklilik. Peki neden hayatımızı 3'e böldüler? İnsan biyolojisi böyle emrettiği için değil aslında. tamamen modern ekonomik sistem yüzünden diyor Colley ve diyor ki bu sistem hane halkı ekonomisinden işçiler ve işletmeler arasındaki resmi istihdam sözleşmelerine dayalı serbest emek ekonomisine geçişle ortaya çıkan bazı sorunları çözmek için tasarlanmış. Ekonomik üretimin

rasyonelleşmesi, bireylerin ve nesillerin ekonomi içindeki akışına düzenlenmesi ve kontrolün sağlanması için bu yaşam evreleri, bu üç yaşam evresi icat ediliyor. Koskoca bir endüstriyel sistem Sistemin sürekli dönen çarkları için öğrenen, öğreten ve artık üretimi bırakıp köşesine çekilmesi gerekenler olmalıydı diyor Coley. Siz mesela otuzuma geldim, geç mi kaldım, bu yaştan sonra üniversite mi okunur dediğiniz anksiyete aslında sistemin yolunda tıkır tıkır işlemesi için size ezberletilmiş bir zaman çizelgesinden ibaret. Hayatımızın keskin bir şekilde yaşlara ya da on yıllık dilimlere ya da zamanı geldiğinde yapılması gerekenlere bağlanması aslında sonradan icat edilmiş bir senaryo ve bize verilen bu kurgusal zaman çizelgesine uymaya mecbur muyuz?

İçimizdeki yaşam enerjisini sırf kimliğimizde yazan doğum yılı eski diye bastırmaya mecbur muyuz? Asla. İkinci bölüm yaşçılık yani ageism nedir ve nereden çıktı? Saat kurgusunun nereden geldiğinden kısaca bahsettim.

Bu neoliberal düzeninin işine gelen ve bir sistem. Peki bu düzen nasıl oldu da insanlar arasında bir tür ayrımcılığa hatta aynaya baktığımızda kendi kendimize yaptığımız bir tür zorbalığa dönüştü. Gelin hayatımıza sızan, Türkiye'de çok meşhur olmayan ama akademide özellikle tartışmaları çok yoğun olan bir konuyu konuşalım. Yaşçılık namı diğer ageism.

Bu ageism aynı cinsiyetçilik, seksizm gibi işte ableism gibi yapabilmek üzerinden insanları ayrıştırmak. Racism gibi işte ırkçıları üzerinden insanları ayrıştırmak aslında yaş üzerinden bir insana ayrımcılığa uğratmak da bir tür ayrımcılık türü. Geriatrist Robert Butler ilk defa bu terimi 1969 yılında literatüre kazandırıyor. Butler diyor ki yaşçılık yaşlı insanlara yaşlılığa ve yaşlanma sürecinin kendisine yönelik ön yargılı tutumları aynı zamanda da ayrımcı uygulamaların birleşimidir.

Birini mesela işe alırken her şey uyuyorsa ama yaşı nedeniyle almıyorsan bu bir tür ageism'dir diyor. Durup dururken kırışıklıklarımızdan korkar hale de gelmedik biz. 20. yüzyılda tüketim kültürünün patlamasıyla birlikte farklı bir gençlik kültü ortaya çıkıyor ve gençlik kültü giderek büyüyor.

Tüketim çılgınlığıyla geliyor aslında bu gerontofobi yani yaşlılık korkusu, yaşlanma korkusu ve yaşlı insanlardan hoşlanmama durumu geliyor. Bu tüketim çılgınlığıyla beraber işte kozmetik sektörü, estetik cerrahi, yaşlanma karşılığı, anti aging kremler gücünü buradan alıyor. Başka bir yazar var yine araştırırken faydalandığım Ashton Applewhite diye. Diyor ki Applewhite, yaşçılık tıpkı ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi sosyal olarak inşa edilmiş bir fikir.

Ve gruplar arasındaki eşitsizlikleri meşrulaştırıp sürdürmeye yarıyor. Bir tespit yapıyorsun tabii grubun içinde yaşlar var, gençler var, bebekler var, çocuklar var. Yani tespiti yapmak ayrımcılığı meşru kırmıyor. Hatta böyle bir normatiften preskriptife bir atlama yapmamamız lazım.

Böyle bir farklı şey bunu benzer feminizm argümanlarında da duyuyorum. Ya kadınlar çok farklı işte ya. Ya kardeşim farklı da farklı diye ayrıştıramazsın diyoruz yani. Eşit haklara sahip olmayı, farklı olduğu konusunda hemfikiriz zaten.

Benzer şey. Abi adam yaşlı yani yaşlı işte falan. Evet ama yaşlılığı senin ona farklı şekilde davranmanı ya da farklı haklara sahip olmasını gerektirdiği zaman bir ayrımcılık türüne dönüşüyor. Ve dediğim gibi gruplar arasındaki eşitsizliği meşrulaştırıyor.

Peki bizler ne yapıyoruz masum halk olarak? Bu beklentileri, bu gerantofobik yaşçı beklentileri alıp bir güzel içselleştiriyoruz. Applewhite diyor ki insanların yaşlarını gizlemeye veya inkar etmeye çalışması rakamları aslında yani yaşımızı ifade eden rakamlara çok gereksiz ve hak etmediği bir güç vermekte. İşte yaşımızı saklama çabası, bazen hatta genç gözüktüğünün, çok genç gözüküyorsun bana çok söyleniyordu.

Eski hala söyleniyordu ama eskiden de çok söyleniyordu. Çok genç gözüküyorsun falan. Bunu bir iltifat olarak kabullenmek bile aslında bir yaşçılık. Ya da işte çünkü niye hani 45-50 ya da 60 olmanın kötü, çirkin ya da değersiz bir şey olduğunun kabulü var.

Çok genç gösteriyorsun ya hani işte 35 yaşındayım. Ay valla 25 demezdim falan. Bravo sana. Çok iyi genç gösteriyorsun.

Burada aslında implicit bir şey var. Nedir o? Hani genç göstermenin iyi olma. Gençlik eşittir iyi.

Ama bu bilinç dışı şey de aslında kabul de bizim karışıklıklarımızla, yaşanmışlıklarımızla barışmamıza engel oluyor. Ve kendi hikayemizin, kendi hayat hikayemizin neredeyse reddetme yani yaşanmamış yıllar falan yaşamak istiyoruz. Ama onlar her biri bizim için yaşam hikayemizin bir parçası ve gerektiği kadar kucaklayamıyoruz belki de. Üçüncü bölüm.

İçimizdeki oyuncu çocuk ve yenilenen beyinler. Büyüdükçe sürekli duyduğumuz bir laf daha var. Ben çok duyarım bu lafı. Annem babam.

Hani beş cümlesinden biri. Ezgi hayat eğlenceden ibaret değil. Biraz ciddi ol. Biraz işte şey ol falan.

Yetişkin gibi davran falan. Toplantılarda, ofislerde, aile yemeklerinde asık suratlı olmak ya da belki de ciddi olmamız bekleniyor. Oyun oynamak kendimizi yetişkinler olarak suçlu hissetmemize sebep oluyor. Gerçek kutu oyunu olabilir, herhangi başka bir oyun olabilir, bilgisayar oyunu olabilir, telefonda oynanan bir oyun olabilir.

Şey gibi bir kabul var yani ciddi bir yetişkin olmanın kuralı eğlenmeyi bırakmak, sebepsiz yere böyle aptal aptal giymeyi bırakmakmış gibi davranılır. Hatta çok özlüyorum ben bazen otobüste falan liseli kıkırdayan çocuklar görüyorum. Saçma sapan şeylere gülüyorlar. Ufak bir şey yok kapı geç açılıyor falan patlıyorlar böyle ve o günleri hatırlıyorum ve diyorum ki ne kadar güzel her şeye saçma sapan gülebiliyorduk.

Her şey çok komik geliyordu falan. Çok ümrenerek bakıyorum ama neredeyse bütün yetişkinlik hayatı ciddi olmak ve hayatı ciddi almak üzerine kurulu. Ama aslında mevcut bilimsel veriler oyunbazlığın, oyunculuğunu kaybetmemenin kişinin ne kadar önemli bir şey olduğunu ve ne kadar insan için faydalı bir şey olduğunu işaret ediyor. Bir tane çok güzel bir kitap buldum.

Psikiyatrist Stuart Brown'ın kitapta şey diyor. Oyun oynamanın sadece çocuklara özgü bir eğlence olmadığını, hayatta kalmamızın ve zekamızın aslında temel taşı olduğunu anlatıyor. Ve mesela bir tane hayvanlar aleminden örnek veriyor. İşte Kanada'da bir açlıktan ölmek üzere olan bir kutup ayısı bir grup kızakları çeken köpekler var ya onlara doğru yaklaşıyorlar.

Ayı tek bir pençesiyle köpeği parçalaması çok kolay ve yiyecek yani zaten aç ama köpek kaçmak yerine ya da havlamak yerine eğiliyor. Kuyruğunu sallıyor ve ayıyı hani hayvan dilinde oyuna davet ediyor ve bu açlıktan gözü dönmüş kutup ayısı bile köpeğin oyun davetine karşılık veriyor. Ve karların üzerinde dakikalarca güreşiyorlar, oyun oynuyorlar. Aslında bu anekdotla şeyi anlatıyor yazar yani bu oyun güdüsü, oyun oynama güdüsü hayatta kalma ve açlık gibi en temel içgüdüleri bile bastırabilecek kadar yeri geldiğinde güçlü bir biyolojik dürtü.

İnsanlara bakacak olursak tüm hayvan türleri arasında en çok oyun oynayan canlılar biziz ve yani tam anlamıyla kelimenin tam anlamıyla oyun oynamak için tasarlanmışız. İnsanlarda neoten'e adı verilen bir özellik bulunuyor. Bu gelişimsel gençlik döneminin uzamasını ve gençlik özelliklerinin yetişkinliğe taşınmasını ifade ediyor. Tıpkı ömür boyu oyuncu kalan bu köpekler gibi biz insanlar da hayat boyu süren gençlik sayesinde çevremize uyum sağlıyor.

Kültürler, sanatlar inşa ediyoruz. Bizi hayatta tutan, medeniyetler kurmamızı sağlayan şey aslında ciddiyetimiz değil, merakımız ve bir tür oyun oynama, hayatta böyle bir oyun bahçesi olarak görebilme kapasitemiz. İlla çok eğlence odaklı olmak zorunda değil daha stratejik oyunlarda oyun olabilir. Oyun oynamak beynimizi fiziksel olarak büyütüyor.

Nörobilimci Merrin Diamond'ın fareler üzerinde yaptığı çok meşhur bir deney var. Renkli ve uyarıcı bir ortamda büyüyen farelerin beyinlerinin daha büyük ve karmaşık hale geldiğini gösteriyor. Asıl ilginç bulduğu sadece etrafta renkler olması da değil, farelerin beyinlerini büyüten şey oyuncaklarla ve diğer farelerle etkileşime girmeleri yani oyun oynamaları. Peki NASA'nın en prestijli laboratuvarı JPL en iyi mühendisleri işe alırken neye bakıyor biliyor musunuz?

90'ların sonunda JPL en iyi okullardan en yüksek notlarla, JPL'lerle mezun olan mühendisleri işe alıyor ama gençlerin karmaşık problemleri çözemediklerini fark ediyor. Sonra şöyle bir çözüm buluyorlar. Eski ve başarılı mühendislerin geçmişini inceliyorlar. Sorun çözme konusunda en mahir olan mühendislerin ortak özellikleri çocukluklarında elleriyle oyun oynamaları, saatleri söküp takmaları, elektronik eşyaları söküp takan çocuklar olur ya.

sabun kutularından arabalar yapmaları olduğu ortaya çıkıyor. O aslında oyun oynamak bir tür functional fixedness diye bir şey var. Yani bir şeyi tek bir şey. Bu kalemi sadece kalem olarak göremek.

Kalemi başka şeyler olarak görebilme becerisini de kazandırıyor. Olaylara farklı perspektiften bakabilmeyi de kaşa yapıyor. Bu arada doğaçlama tiyatro da böyle oyuncu bir şeydir. Onun da benzer bir işlevi var.

Ve JPL bu keşiften sonra iş mülakatlarında adayların gençliklerindeki oyun alışkanlıklarını sormaya başlıyor. Oyun sorun çözme yeteneğini ve esnek zekanın işaretçisi olduğunu fark ediyorlar. Ve bütün bunlara rağmen biz yetişkinliğe adım attığımız an oynamayı bırakıp sadece işe yarar, verimli, işte kariyerimize hizmet edecek şeyler yapmaya programlanıyoruz. Oyunu hayatımızdan çıkarırsak da aslında başımıza çok büyük musibetler geliyor.

Yine doğadan bir örnek vereyim. Bir tane sea skirt, deniz fıskiyesi adı verilen bir canlı var. Bunlar okyanuslarda yavruyken tıpkı bir iribaş gibi yüzüyorlar ve dünyayı keşfediyorlar. Ama yetişkinliğe ulaşıp kalıcı olarak bir kayaya tutunduğunda artık hareket etmesine gerek kalmadığı için zihinsel olarak pasifleşiyorlar.

Ve kelimenin tam anlamıyla kendi beynini sindiriyorlar. Hareket etmeyi ve keşfetmeyi bıraktığı için kendi kendinin literal anlamda beynini yiyor. Biraz benzer bir şey bizim için de geçerli. Biz de oynamayı, oyun oynamayı, yenilikleri keşfetmeyi, o çocuksu merakı bırakırsak işte artık yaşım kemale erdi falan diyerek.

Belki de bu deniz fiskiyesinin kaderini paylaşmak içten bile değil. Zihnimiz körülecek bir tür bir bitkisel hayata geçeceğiz. O yüzden oyun oynamayı bıraktığımızda aslında bir nevi beyin ölümünün de bir işareti oluyor bu. Ve aslında çalışmanın ve üretken olmanın, verimli olmanın zıttı oyun oynamak değil.

Bu bence tehlikeli bir ikilik ve bu da çok dayatılıyor. Aslında çalışmak ve oyun birbirine destekliyor. Oyun oynamanın gerçek zıttı depresyon. Hayatımızdan oyunu çıkardığımız zaman hayata oyunbaz bir şekilde playful denir böyle muzip bir şekilde bakmayı bıraktığımız zaman geriye kalan şey çok o donuk tatsız böyle şey dipfrizde kalan tavuk göğsü gibi bir varoluş oluyor.

İş hayatında ve ilişkinlikte karşılaştığımız krizleri aşmanın yolu da bence kaşlarımızı çatıp bu tür böyle bir ciddiyete kucaklamaktan geçmiyor. Olaylara belki bazen oyunbaz bir ironiyle ve yaratıcılıkla yaklaşmaktan geçiyor. Oyun bizi hayatta tutan taze kan ben buna çok inanıyorum. Belki böyle ne bileyim bir playstation oyunu olabilir.

Bir enstrümanla ritim tutmak olabilir. olabilir sokakta seksek gördüğün çocuklar çizmiş onunla oynamak olabilir legolarla oynayan lego yapan çok yetişkin var güzel bir trend bence ya da bazen saçma sapan bir şeye böyle gülmek yani dolayısıyla hani yaşımız arttıkça yaş aldıkça bu oyunculuğu bırakma baskısı aslında zihni yavaş yavaş öldüren bir şey ve bu anlayışa da bence direnç göstermemiz lazım Bu bize dayatılan işte yaşlanıyorum, yaşlanmak bitmektir, ölmektir. Tabii ki yaşlandıkça ölüme daha da yaklaşıyoruz ama yaşlanarak ölmek aslında bir lüks. Bunu da kendimize hatırlatmamız lazım.

Yani yaşlanınca öleceğiz diye bir şey yok yani şu an bir gün sonra da ölebiliriz. Ve bize dayatılan bu yaşlılık kötüdür, yaşlanmak bitmektir ezberi. Psikolojimizi çok ciddi anlamda bozmakla beraber vücudumuza da baya negatif etki ediyor. Yale Üniversitesi'nden bir doktor hoca var Becca Levy diye.

Doktor Becca Levy bu konuyu araştırıyor. Yaşa dair beklentilerimizin, inançlarımızın, hücrelerimizi nasıl şekillendirdiğine bakıyor. Ve bir tane bir şey geliştiriyor. Stereotip somutlaştırma teorisi diye.

Yaşa dair olumsuz inançlar toplumda çocuklukta içselleştirilmeye başlıyor ve ömür boyu devam ediyorlar. Benim böyle bir arkadaşım vardı bu arada yakın bir arkadaşım dinlerse selam olsun. İsmini vermeyeceğim ama anlayacaktır. Annesi çok fazla yaşlanmaya dair böyle fobik ve şey bir kadın olduğu için yaşlanmaktan korkan sürekli bunu dert eden ve dert ettiğini ifade eden.

Bu ona da geçti mesela o da farkında. Hani farkında bile olmadan abi işte yine yaşlandım hani doğum günlerinde böyle kötü hisseden, depresif hisseden, bir yüzünde bir kırışıklık görünce çok morali bozulan falan bir insana dönüştü. Bu yaşa dair, yaş almaya dair olumsuz yargılar çok küçük yaştan itibaren bizim çok farkında olmadığımız şekillerde zihnimize işliyor, beynimize kazınıyor. Ve yıllar geçip gerçekten yaşlanmaya başladığımız zaman işte bir saçında böyle bir beyaz bulmaya başladığı zaman ne bileyim kaz ayakların çıkmaya başladığı zaman şöyle bir fotoğrafa bakıp ulan yaşlanmışım be falan diye düşündüğün zaman böyle bir kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi oluyor.

Olumsuz yaş inançları varsa kişide ki çoğumuzda var. Biyolojik stres belirteci olan kortizol seviyeleri ve CRP, C-Reactive Protein miktarı artıyor. 30 yıllık bir araştırma yapıyorlar. Olumsuz yaş inancına sahip kişilerin kortizol seviyelerinde %44'lük bir artış gözüküyor.

Olumlu inançlara sahip kişilerin seviyelerinde %10 düşüş kaydediliyor. Yani yaşlanacağız tabii ki işte belki saçını boyatmayan ya da başka işte kabullenen yaşlılığını. Yaşım geçti artık diyerek ses hormonlarını bizzat kendi ellerimizle vücudumuza pompalıyoruz bu arada. Bir de hafıza meselesi var.

Mesela bir odaya girip ne alacağımızı unuttuğumuzda diyorum. Ay yaşlandım ya çok yaşlandım falan diye paniğe kapıldığımız olabilir. Buna İngilizce'de bir laf var. Senior moment diyorlar.

Yaşlıların yaşayacağı bir şey yaşadım yani. Ama hafıza kaybı aslında yaşlanmanın bir sonucu değil. Kaçınılmaz bir sonucu değil daha doğrusu. Bu aynı doktor Dr. Levy kültürün hafıza üzerindeki etkisini görmek için üç farklı topluluğu inceliyor.

Amerikalı ve işitme becerisi olanlar, Amerikalı sağırlar ve Çinliler. Çin kültüründe yaşlılara çok derin bir saygı var. Hatta gerontokrasi denecek bir kültür. Yani yaşlıların iktidarı, yaşlıların çok hürmet gördüğü falan bir kültür hala yaşlılık bilgilikle eş tutuluyor.

Sağır kültüründe de benzer bir şey varmış. Yaşlılar dışlanmıyor. Sağırların bu arada kendi kültürleri var. İlginç bir şey ben biliyorum.

Bununla ilgili bir belgesel izleyip baya şaşırmıştım. Şey işaret dili komünitesi üzerinden işte işaret dili şiir geceleri, stand-up'ları falan filan yapılan ve onu işaret dilini bir ana dil olarak görüyorlar. Görsel bir ana dil, işitsel olmayan. Neyse bu da antiparansız aklıma geldi belki başka bir şey de tartışırız.

Herkesi duymaya mecbur muyum? Ama sağırların kültüründe de böyle bir şey varmış. Yaşlılar dışlanmıyormuş hani Çin'deki gibi ve rol model olarak görülüyorlar. Ve bu üç grubu araştırıyorlar ve inanılmaz bir sonuç elde ediyorlar.

Yaşlanmaya dair en olumlu inançlara sahip olan Çinli yaşlılar hafıza testlerinde en iyi performansı gösteriyorlar. Çinli yaşlıların hafızası kendi torunları kadar iyi çıkıyor. Olumlu yaş inancına sahip olmak hafızayı doğrudan koruyor yani ben yaşlandım yapamam falan gibi böyle yaşa dair daha defeatist, yenilmeci beklentilere sahip olmamak gerçekten kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi zihni zinde tutuyor. Ben bunu mesela anneannemde de çok görüyorum yani kendisine bir süredir böyle demans hastası ve olmadan önce yani o giden yolda mesela yeni şeyler öğrenmeyi inanılmaz reddediyordu.

Yani çok basit bir şey öğreteceğim yani işte televizyon kumandosuna işte ATV'den Kanal D'ye geçmeyi falan yani çok basic. Onda bile inanılmaz bir böyle yok yok ben yapamam yapamam yapamam falan. Bu gerçekten onu yapamayacağım ben yaşlandım demek kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi zihnin yaşlanmasına sebep oluyor ve tam tersi de zihni koruyor aslında. Bu önemli çalışmayla kanıtlanmış.

Yani bu aslında dayatılan bu ageist yaşçı inançları kucaklamak bize kötü geliyor ve artı gerçekten de yaşlanmamıza beynimizin yaşlanmasına sebep oluyor. Tabi genetik diye bir de gerçek var işte biyolojik bir gerçek var dediğinizi duyar gibiyim tabi ki de haklısınız ama bu genetik şifre bile işte epigenetik bunu çalışıyor genetik diye her şey kazınmış kaderimize gibi bir durum yok çevresel faktörler genetiğimizi şekillendiriyor ve genimizin hangi genlerin ifade edilip hangi genlerin ifade edilmeyeceğini belirliyor buna epigenetik isteniyor. Genlerimiz aslında bu konuda en azından kaderimiz değil. Biyolojik mirasımızı bu olumlu inançlarla yeniden yazabiliyoruz.

Bir tane daha çok acayip bir araştırma buldum. Çok etkiledi. Ohio'da yapılan bir araştırma bu Longitude'un. Çok uzun soluklu bir araştırma.

Ve araştırmacılar 10 yıllar boyunca aynı insan grubunu takip ediyorlar. Olumlu yaş inancına sahip kişiler olumsuz görüşlere sahip olanlara kıyasla ortalama 7,5 yıl daha uzun yaşıyorlar. Yani bu kafamızdaki yaşlandım, bittim, gebereceğim zaten bir ayağım çukurda inancını ignor ederek böyle delusional da olsa ignor ederek yani yokmuş gibi yaparak ömrümüze 7,5 yıl ekleyebiliyorsunuz. neredeyse düşük koresterol veya düşük tansiyonun ömrümüze kattığı süreyle yarışır bu arada bunlar ortama 4 yıl katıyorlar.

Yaşama ve yaşlanmaya olumlu bakmak neredeyse bunun iki katını veriyor. Sigarayı bırakmak bile ömrü sadece 3 yıl uzatıyor yani düşünün ne kadar dramatik bir fark olduğunu. O yüzden kendi kendimize artık yaşlandım şu yaşa geldim 30'uma merdiven dayadım 40 oldum yok 50 zaten işte mezarımı kazın şimdiden falan tavırları. Sigara içmekten bile daha ölümcül.

Beşinci bölüm. Anti yaşlılık manifestosu. Sistemin bizi nasıl yaşlılığa karşı kodladığını, psikolojimizi ve sağlığımızı nasıl etkilediğini anladık. Peki ne yapacağız?

Boyun mu eriyeceğiz? Hayır eğmeyeceğiz. Becca Levy bir önceki bölümde bahsettiğim yaşlılıkla savaşmak için ABC adında bir güzel bir yöntem bulmuş. Üç adımlı bir yöntem.

Ve bu kafamızdaki yaşlara dair prangalardan kurtarmak için çok güzel bir formül. İlk adım diyor farkındalığı arttırmamız lazım. Günlük dildeki ageismi, yaşçılığı fark etmemiz için. Ve o kadar böyle ince şeyler de var ki mesela ruhum genç lafı da yaşçı bir laf.

Demek ki hani oyunbaz, maceracı ya da romantik hissetmenin sadece gençliğe ait bir duygu olduğunu ima ediyor. Gençliği kısıtlıyor. Ya da işte mesela yaşlı taklidi yaparken beyaz peruk takılması falan. Yaşları sadece huysuz unutkan ya da yardıma muhtaç gösteren kalıplarını fark etmek önemli bir ilk adım diyor.

Hani yaşlılığı bununla zihnimizde eşitlemek olumsuz yaş inançları geliştirmemize sebep oluyor diyor. İkinci adımı da şu doğru yeri suçlamak. Suçu yaşlanmaya değil yaşlılığa atmamız lazım diyor. Bir tane hatta böyle fıkra gibi bir şey anlatıyor.

İşte 85 yaşında bir adam diz ağrısı ve doktora gider. Doktor ne bekliyorsun ha? 85 yaş yıldır dizlerin seni taşıyor diyor. Tam annemin kuracağı bir cümle.

Doktor olarak diyor. Hastayı yolluyor. Hastada diyor ki ama diğer dizim de 85 yaşında ve hiç ağrımıyor. Yani illa x yaştayız diye bir tür yenilgiyi kabul etmememiz lazım.

Yaşadığımız sorunların birçoğu evet bazıları yaşlılıktan ve yaşlanmaktan tabii ki de kaynaklanıyor. Ama birçoğu da aslında yaşlanmanın kendisinden değil bu çaresizlik hissinden ve bir tür dışlanmaktan ve toplumsal saatten kaynaklanıyor. Ve üçüncü adım da meydan okumak diyor. Nasıl işte biri bir ırkçılığa uyur adında ya da cinsiyetçi bir söylemde bulunduğunda bir ses çıkıyoruz.

Yaşçılık ageismi fark ettiğimizde de tepkimizi göstereceğiz. Bunu hani farklı farklı şekillerde yapabilirsiniz. Bir yaşlı bir ifadeyi duyduğunuzda bunu belki söyleyerek ya bunu böyle söylemen doğru değil falan şeklinde. Ya da bazı insanlar işte yaşlanma karşıtlığı karşıtı oluyorlar işte.

Doğal yaşlanmanın güzelliğini savunan insanlar var. Böyle yollar da benimsenebilir. Ve bir grup insan da diyor ki bu ageism karşıtı bu insanları genç ile yaşlı olarak ikiye bölen bu binary sistem tamamen reddedilmeli. Hepimiz her an yaşlanıyoruz.

Kendimizi eğitimde olan bir yaşlı olarak görmek gelecekteki halimizde empati kurmamızı sağlayabilir. Biz ve onlar işte gençler ve yaşlılar ya da gençler orta yaşlılar, orta yaşlılar ve yaşlılar falan gibi bu ayrımlar evet bazı alanlarda kullanışlı ama bazen de gerçekten insanları kendi potansiyellerini ya da hayal güçlerini daralmasına sebep oluyor hayatta yapabileceklerine dair. Kapatırken hani şöyle bir tavsiyede bulunayım bu yaş normları bazen kullanışlı olsa da çoğunlukla neşemizi çalan hayattaki içimizdeki o oyuncu çocuğu öldüren hayata böyle belki de gerek duymadığımız seviyede ya da bize yardımcı olmayacak mal adaptif seviyede bir ciddiyet katmamızı sağlayan prangalara dönüşüyorlar. Ne bileyim yaşından başından utan, ne işin var orada diyenlere inat, alakasız yerlerde her yaşta bulunun.

Bence yaşınıza göre değil, kendinize göre, içinizden geldiğine göre davranmaya çalışın. Geçen bir şey gördüm, Reels çekmişler ve sokak röportajı yapıyorlar İngiltere'de. Hangi yaş gece kulübüne gitmek için çok yaşlı diyor. Ve hem böyle daha genç çocuklara soruyorlar işte 17-18 yaşında.

30 yaşlarında insanlara da soruyorlar falan filan. Ve 17-18 yaşındaki çocuklar şey diyor mesela işte 25 yaş çok geç falan. Hani o yaşlardayken de doğal bir şey böyle 30 yaş çok uzakta gibi geliyor. 40 yaş çok uzakta gibi geliyor ama o yaşlara geldiğin zaman aslında böyle ne kadar uzakta olmadığını fark ediyorsun.

Bu yaşta bu mu yapılır şu yaşta şu mu yapılır bence hayattaki oyunbazlığımızdan götüren hayatın keyfini götüren potansiyel elimizi ulaşmamıza engel olabilen hayatı doya doya yaşamamızı engel olan bir pranga. Zaten bazı biyolojik gerçekler bizi hayatta bazı şeyleri yapmamıza engel oluyor. Yani işte 40 yaşına gelip ulan şimdi belim falan çıkar deyip işte bungee jumping yapmıyoruz zaten. Hani bazı şeyleri zaten ya da birden profesyonel bir jimnastikçi olmaya karar vermiyoruz 35 yaşında.

Bazı zaten biyolojik engellerimiz var ve bunların da aslında çoğunlukla farkında oluyoruz. Ama biz biri bin yapmaya çok teşne eğilimli canlılarız. Bu biyolojik saatin toplumsal bir teomile dönüşme hızı belki biraz fazla geliyor olabilir bana. O yüzden de kısıtlara inat içinizden geldiği gibi yaşsız bir şekilde yaşamanızı öneriyorum.

Benim hayatımda gördüğüm benden büyük 10 yaş, 20 yaş, 30 yaş, 40 yaş büyük ve gerçekten de dinç, hala hayata espriyle ciddiyetsizce bakan, hayattan keyif almayı bilen çok fazla insan var, idol var. Bu konuda böyle daha fazla deniz fenerlerine de ihtiyacımız var. Ay çok yaşlandım bilmem ne falan gibi böyle daha yenilmeci tavır yerine bence bu tarz daha deniz feneri gibi insanlara ihtiyacımız var. Onlardan biri olmanızı temenni ediyorum.

Ben çok böyle bu tarz insanlara çok gıptayla ve imrenerek ve özenerek ve idol olarak bakıyorum. Umarım bu toplumsal saatin biraz daha az esiri oluruz. Beğendiyseniz paylaşırsanız çok çok çok sevinirim. Bir sonraki hafta yine sevgili Yaşar'la beraber olacağız.

Bizi dinlemeye devam edin. Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın. Eğer Mecbur Muyum'un yeni bölümlerinden haberdar olmak isterseniz takip et butonuna basmayı unutmayın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)